11 Ağustos 2016 Perşembe
5 Ağustos 2016 Cuma
2016 Ramazan Bayramı Tatil Seyrimiz
“Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” diye sorulurdu eskiden. Biz bu soruya tarafsız cevap verip hem okuyan hem gezenlerden olduk. Sadun Boro kitaplarıyla heveslendiğimiz amatör denizciliğe ilk adımı atmak için uzun bir süre bekledik ve geçen sene 2015 Mart ayında teknemiz Ekim’e kavuştuk. Tekne alma sürecinde ve sonrasında hem teknik konularda hem de yelkenli seyirleriyle ilgili çok sayıda kitap okuduk. İnternet sayfası dolaştık. Bir seneyi aşkın bir süre Ekim’i tanımaya, denizcilikle ilgili bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Amacımız 2016 yaz tatilinde teknemizle gidebildiğimiz yere kadar seyahat etmek, hem tatil yapıp hem de denizciliğimizi geliştirmekti.
Tatilimizi anlatmadan önce kısaca bazı konulara değinelim.
Ekim: 1982 yılı Fransa Gibert Marine tersanesi üretimi, Gibsea Marka yelkenli fiber teknemiz. Bir ana yelken bir de cenova denilen ön yelkeni var. Ebat, 8m boy 2,85m en . Motor içten takmalı 22 beygir Yanmar marka marine dizayn. Yönlendirme yeke dümenle yapılıyor. Teknenin bir başaltı kamarası bir de orta salonu var. Teknenin içine girdiğimizde sağda tezgahlı bir lavabo ve küçük piknik tüple çalışan ikili ocaktan oluşan bir mutfak, solda tuvalet kabini mevcut. Tekneyi kullanırken oturduğumuz kıç taraftaki bölüm havuzluk olarak adlandırılıyor. Teknenin burun kısmında 40metre zincirin depolandığı bir zincir haznesi ve ucunda teknenin tam önünde demirimiz sabitlenmiş duruyor. Onu denize indirip çıkarırken ırgat ismi verilen ve elektrikle çalışan ufak bir vinç kullanılıyor. Teknenin etrafı koruma amaçlı paslanmaz tellerle çevrili. Bu tellere vardavela deniliyor. Tellere destek veren 1 metre aralıklı çubuklara da puntel diyoruz. Puntellere asılı balonların adı da usturmaça. Usturmaçalar başka teknelerle ya da yerine göre iskeleyle sizin aranızda yastık görevi görüyor. Vapur iskelelerinde bulunan araç lastiklerinin kibar versiyonu diyebiliriz. Bu ön bilgileri vermemizin sebebi çoğu sık sık geçecek terimler olacağı içindir. Bu gezide başka terimler de kullanacağız. Hepsinin açıklamasını yapacağız. Unutursam diye üzülmeyin biz de çoğunu daha yeni öğreniyoruz. Teknemiz Ekim, Yeşilköy balıkçı barınağında bağlı. Yeşilköy, evimize biraz uzak olsa da yıllık bağlama ücreti marinalara göre çok ekonomik. Tekneyi aldığımızda burada bağlıydı. Biz de yerini değiştirmedik.
Seyahate çıkmadan önceki hafta sonu motoru kontrol edince motoru soğutmak için denizden su çeken pompanın keçesinin bozulduğunu ve dengesiz çalıştığını fark ettik. Buradan sürekli su sızıyordu. Motorun alt bölümünde sürekli su birikiyordu. Acil bir durum olmamakla birlikte, uzun yola gideceğimiz için senelik bakımını da yaptırmak ve pompayı tamir ettirmek amacıyla etkili servis yapan ustayı çağırdım. Arefe günü usta geldi ve motorun tüm bakımlarını yaptı. Bakımı kendim yapmayı planlıyordum ama cesaret edememiştim. Bu bakım sırasında ustadan biraz daha detay öğrendim. Usta 120-150 saatte bir yağın ve filtrelerin değişmesini önerdi.
Yolculuk öncesi sürekli hava durumu kontrolü yapıyoruz. 4 ayrı internet sitesinden tahminlere bakıyoruz. Bunlar Poseidon, Meteoroloji genel müdürlüğü, Windyty ve Meteo Consult Marine. Sonuncusunu Ece bir yerlerden bulup telefon uygulamasını indirdi. Güzel bir uygulama. Saat saat, bölge bölge hava durumu veriyorlar hem de 10 günlük tahminler. Elimizde Marmara denizinin tamamının haritası var. Ama biz kolaylık olsun diye Navionics isimli bir akıllı telefon yazılımı kullanacağız. Bu kadar teknoloji kullanarak iyi bir denizci olunmayacağını biliyoruz. Bunu şöyle savunabilirim. Her meslekte ya da hobide olduğu gibi denizcilikte de usta çırak ilişkisi olması en doğrusu. Bizim böyle bir şansımız olmadığı için, öncelikle denizi, denizciliği, meteorolojiyi ve daha pek çok şeyi öğrenmemiz gerekiyor. Elimizdeki teknolojiyi bile ne kadar verimli kullanıyoruz o da meçhul. Şu an için yön bulma ve rota hesaplamalarını bu teknolojiyle kullanmak en doğrusu.
Teknoloji öncesi dönem: TRT' nin efsane hava durumu jeneriği
Gezinin süresini 10 gün gibi planladık. Yeşilköy’den çıkıp ilk hedef Marmara adası olacak. Oradan sonra hava durumuna göre Marmara denizi dışına da çıkabiliriz, Güney Marmara'da da dolaşabiliriz.
Gezi öncesinde yaralandığımız yazılı kaynaklardan en önemlilerinden birisi, Gezgin Korsan isimli bir internet sitesi. Burası, üyelerinin tamamına yakını yelkencilerden oluşan bir forum sitesi. Neredeyse 10 yıl önce kurulmuş. Biz de 5 senedir üyeyiz. Bu forumda teknik bilgiler, seyir notları, denizcilik mevzuatları, ne ararsanız bulabilirsiniz. Biz tekneyi alırken satış ilanı burada paylaşılmıştı. Kıdemli gezgin korsanlardan Can Buluman’ın eski teknesi olduğunu belirtmiş, sorgusuz sualsiz alınacağını tavsiye etmişlerdi. Bu bilgiler ışığında tekneyi görmeye gittiğimiz gibi yarım saat içinde teknenin Can Beyden sonraki sahibi İbrahim Beyle el sıkışmıştık. Gezgin Korsanlara kısaca “Geko” diyeceğiz. Biz bu platformda pasif üyelerdeniz. Burada yıllardır yazan deneyimli denizciler var. Ayrıca cep telefonundan yüklediğimiz Zello isimli bir bas konuş telsiz uygulaması da var. Gezi öncesi Ender Korsanın tavsiyesiyle zelloyu telefona yükledik. Denizde olan herkes birbiriyle konuşarak destek alıyor veriyor. Tüm problemler burada paylaşılıyor, çözülüyor. Bir telefon uygulaması daha var. O da MAIS isimli bir uygulama. Telefonun GPS özelliği ile uydudan yerinizin tespit edilmesini sağlıyor. Sürekli uyduya sinyal gönderen telefonumuz sayesinde www.marinetraffic.com internet adresindeki haritada canlı yayında takip edilmenizi sağlıyor. Siz de bu haritaya bakıp yakınınızdaki bütün gemilerin tüm özelliklerini, o anki rota ve hızlarını görüp ona göre önlem alıyorsunuz. Bu uygulamayı da Gekolar sayesinde öğrenip telefonumuza yükledik. Bu uygulama tüm gemiler ya da tekneler tarafından kullanılmadığı için arada haritada görünmeyen sürprizler çıkabiliyor. O nedenle bu uygulama yüzde yüz güvenli değil. Her zaman tetikte olmak en iyi çözüm. Sadun Boro’nun Vira Demir kitabı da tekne kütüphanesinin baş köşesinde bize rehberlik yapacak.
Hava durumunun bayramın birinci günü sert rüzgar göstermesi nedeniyle seyahat başlangıcımızı 6 Temmuz Çarşamba bayramın 2. gününe kaydırdık. Böylece birinci gün evde dinlenip bayram tebrik telefon görüşmelerini gerçekleştirdik. Laf aramızda Eceyle dönüşümlü olarak epey ütü yaptık. Döndüğümüz de evi neta bulmak için çok çalıştık. Neta, teknede her şeyin toplanmış düzgün olması demek. Çapariz de tam tersi dağınıklık anlamında kullanılıyor. Bir yandan teknede yemek için köfte ve kavurma hazırladık. Alışverişimizi tamamladık. İçecekler, konserveler ve diğer tüm yiyecekler hazır hale getirildi. Artık seyahate hazırız. Akşam çok geç yatmayıp sabah 4’te kalkıp gitmeyi planlıyoruz.
Şimdiye kadar okuduğumuz seyir yazılarında insanlar sürekli bir limandan ötekisine gidip duruyordu. Bizim Yeşilköy'e her giriş çıkışımız bile ayrı bir heyecan olduğu için böyle bir seyahat yapabileceğimize hala inanamıyorum. Bakalım biz de onlar gibi o limandan bu limana gezip durabilecek miyiz? Kafamıza göre istediğimiz yerlerde demir atıp, konaklama yapabilecek miyiz?
1.Gün en uzak seyahatimiz 06 Temmuz 2016
Sabah saat alarmının sesiyle uyanıyoruz. Hemen fırlıyorum yataktan. İçimde büyük bir heyecan var. Zaten gece boyu heyecandan çok derin uyuyamadım. Ece de aynı durumdaymış. Günlerdir yaptığımız hazırlıklar gözümün önüne geliyor. Artık bu iş şaka değil. Seyre çıkıyoruz. Bir parça korku da var. Eşyaları geceden indirmiştim arabaya. Sadece buzdolabındakileri 2 adet araç termosuna yerleştirip çıkıyoruz. Yol boş. 20 dakikada Levent'ten Yeşilköy'e geliyoruz. Barınağın otoparkına park edip 2-3 tur yapıyoruz eşyalarla. Barınağın kangal köpekleri kafeslerindeler. Biz her önlerinden geçtiğimizde sabahın karanlığında 2-3m dibimizde havlıyorlar. Havlamaların havadaki titreşimi bana olduğundan da büyük geliyor. Nefeslerini dibimde hissediyorum. “Oğlum zaten heyecan ve korku içindeyiz bari siz yapmayın. Bizi tanımıyor musunuz?” Boyahanenin yan odasında balıkçılar içki masasında bağıra çağıra sohbet halindeler. Bizi fark ettiler mi bilmiyoruz.
Nihayet tekneye yerleşiyoruz. Yelkenleri hazırlıyoruz. Rüzgar çok az kuzeydoğudan arkamızdan esiyor. Motoru çalıştırıyoruz. Eceyle çıkış için plan yapıyoruz. Rüzgar arkadan estiği için ben önce öndeki iki palamar halatını çözüyorum. Palamarlar, tekneyi iskeleye bağlayan halatlar. Daha sonra kıçtan bizi tonoz denilen ve denizin dibinde sabitlenmiş olan ağırlığa bağlayan halatı çözüyoruz ve Ece, şanzıman kolunu geriye takıp tornistan geri geri çıkıyor. "Vira Bismillah". Ben tonoz şamandırasını bırakıyorum. Dönüşte şamandıra sayesinde tonoz halatını kolayca denizin üzerinde bulabileceğiz. Güneş doğmak üzere, seyir ışıklarımız açık. Yavaşça süzülüyoruz barınağın dışına doğru. Karanlıkla aydınlık arasında sadece motorun sesi var kulaklarımızda. Barınağı terk ederken ben hızlıca usturmaçaları toplayıp güverteye alıyorum. Usturmaçaların seyirde dışarıya sarkık durması hem estetik değil, hem de bir görgü kuralı. Bir de annemin diktiği şık usturmaça kılıflarının deniz suyuyla ıslanıp kolayca yıpranmaması lazım. İşim bitince havuzluğa dönüp dümendeki Ece’nin yanına oturuyorum. Cep telefonunda Maisi açıp uyduya konum göndermeye başlıyorum. Motor saatini kaydediyorum. Bizim saatimiz 05:07 motor saati 431,8. Navionicsten rota hazırlıyorum. Son birkaç günde hava durumundan ve Zellodaki konuşmalardan doğrudan Marmara Adasına gitmekten vazgeçiyoruz. Marmara denizini kuzeyden kıyıya paralel geçerek duruma göre Marmara Ereğlisi, Tekirdağ, Hoşköy açıklarından geçip, Tekirdağ’ın güneyinde Şarköy yakınlarında Mürefte kasabasına kadar gitmeye karar veriyoruz. Böylece bir problem yaşarsak konuma göre ismini yazdığım limanlardan birisine kolayca sığınır ya da yardım isteriz. Mürefte ismini sürekli karıştırıyorum mürtefe diyorum. Ece de dalga geçiyor benimle. Rotamız 70 deniz mili. 1 mil: 1,8km olduğuna göre. 125km civarı. Ortalama hızımız 5 knot. 14 saatte gitmeyi hedefliyoruz. Yelken açarsak belki süre kısalır. Gün aydınlanıyor. Ambarlı önlerine 1 saatte geliyoruz. Heyecanımız henüz tam olarak geçmedi. Geçen sene Eylül ayında doğrudan Marmara Adasına gitmeye kalkmıştık. Büyükçekmece açıklarında hava bir anda dönmüştü. Kendimizi zor atmıştık Yeşilköy'e. 1,5 saatte gittiğimiz yolu 3 saatte dönebilmiştik. O nedenle Büyükçekmece koyunu geçene kadar şeytanın bacağını kırmış sayılmayacağız. Orası bizim için bir eşik. Nihayet eşikten atlamayı başarıyoruz. Büyükçekmece'den sonra Kumburgaz, Silivri derken acıkıyoruz. Çıkmadan çay demleyip termosa doldurmuştuk. Ece, çok lezzetli bir beyaz peynir, domates ve pastırmalı sandviç hazırlıyor. Ben dümendeyim. Rüzgar saatte 7-8 km hızla esiyor. Biz de yelken açıyoruz ama %80 motor gücüyle gidiyoruz.
Saatler ilerledikçe güneş üstümüzde yükselip, bizi yakmaya başlıyor. Görüş o kadar iyi ki, kıyıyı çok net seçiyoruz, aynı zamanda Güney Marmara'nın siluetini de görebiliyoruz. Selimpaşa, Silivri derken ilerde sancak baş omuzluğumuzda yani sağ tarafımızda 45 derece önümüzde Marmara Ereğlisi'ndeki çirkin beyaz binaları seçiyoruz. Hızımız 6 knot civarı. Beyazlıkları gördükten neredeyse 1 saat sonra Marmara Ereğlisi önlerine geliyoruz. Biz Marmara Ereğlisi'ne geldiğimizde Zellodan Mustafa Ertör korsan Baba Tunca teknesiyle Büyükçekmece'den çıkışlarını anons ediyor. Sonrasında da Zello 2- 3 saat kadar kesiliyor. Deniz neredeyse dalgasız. Rüzgar çok zayıf tam pupamızdan geliyor. Marmara Ereğlisi'nden sonra Tekirdağ Körfezi açıklarından geçiyoruz. Uzun bir mesafe olduğu için saat 4 civarı Tekirdağ hizasına ulaşıyoruz. Sonrasında güney batıya doğru devam ediyoruz. Git git yol bitmiyor. Artık kendi rekorumuzu kırdık. Hoşköy'e gelmemize az kaldı derken yolun başından beri açık olan telsizimizden bir anons duyuyoruz. “Yelkenli tekne” diye bize sesleniyor. Etrafta başka tekne yok. Uzakta bir gemi var. Acaba onlardan mı geliyor? Ben kamaraya inip telsizden cevap veriyorum. Bizi kanal 18’e davet ediyor.
“Burası yelkenli tekne Ekim. Dinlemedeyiz”
“Ekim, burası Barbaros Hayrettin araştırma gemisi rotanız nedir? “
“240 yönünde Mürefte'ye gidiyoruz.”
“Biz şu an denize kablo döşüyoruz siz bizim 5 mil önümüzden 3 mil arkamızdan geçemezsiniz. Rotanızı 110 yapın arkamızdan dolanın.”
Bayram öncesi Geko sitesinde bu geminin çalışma yaptığını okumuştum ama bayram günü bize denk geleceğini tahmin etmemiştik. Norveç'ten 130 Milyon USD karşılığında alınan bu gemi ülkemiz için çok önemli araştırmalar yapan bir araştırma laboratuvarı aynı zamanda. Koskoca Barbaros Hayrettin Kim biz kim? Mecburen rotamızı 110 dereceye Marmara Denizinin ortasına doğru değiştiriyoruz. Barbaros Hayrettin de çok yavaş hareket ediyor. Bir süre olduğumuz yerde bekleyip, rotamızı onun kıçına doğru veriyoruz. 10 dakika sonra tekrar anons geliyor.
“Ekim Ekim , Barbaros Hayrettin”
“Ekim dinlemede”
“Kanal 18 lütfen”
Kanal 18 i açıyorum.
“Ekim dinlemede”
Bundan sonrasını biraz kurguyla anlatayım ki o anda yaşadığımız sıkıntı ve stresi unutalım.
“Ekimciğim sen rotayı bizim kıça çevirdin ama ben sana 110 demiştim. Arkadan gelen mavi gemiyi görüyor musun?”
“Evet görüyorum.”
“işte o gemi bizim eskort gemimiz. Onun da arkasından geçmeniz lazım. Aramızdan geçemezsiniz.”
“Ama Barbaros abi sen de Bayram günü tam da döşeyecek zamanı bulmuşsun.”
“Sana mı döşüyom be ya denize döşüyom ben kabloyu.”
“Tamam tamam kızma ben şimdi onun da arkasına çeviriyorum rotayı. İnşallah üçüncü bir geminiz çıkmaz.”
Neyse rotayı epey çevirdik. Marmara Adası karşımızda kocaman belirdi. “Acaba oraya mı gitsek?” Neyse rotamızdan sapmayalım en iyisi.
Gemileri atlattıktan sonra tekrar Mürefte’ye doğru yöneliyoruz. Ama biraz sonra bir anda motor duruyor. Bir kaç saattir aklıma gelen mazot bitmesi durumu gerçekleşiyor. Ece’yi panikletmeden hemen dümeni ona veriyorum. Kafamda prova ettiğim gibi soğukkanlılıkla depo kapağını açıyorum. Bidonlardan birisini alıp huniyi yerleştirdiğim gibi hızlıca yakıt ikmalini gerçekleştiriyorum. Sonra her şeyi çabucak yerine kaldırıp Ece’ye “ Hadi sihirli ellerinle kontağı çevir “ diyorum. Ece kontak anahtarını çeviriyor ama motor çalışmıyor. Ben vitesi ileri alıyorum. Bir kaç kere daha deniyoruz olmuyor. İşte şimdi yandık derken Ece “Bir de vitesi geri tornistan yap. Öyle deneyelim” diyor. Ben tornistan yapar yapmaz O da kontağı çeviriyor ve motor çalışmaya başlıyor. İşte mutluluk bu. Yola devam ediyoruz. Bir yandan da yelkenli tekneyle yolda depomuzun bitmesinden utanıyoruz. Bunu kimseye söylemesek mi acaba?
Saat 18 civarı Hoşköy önlerine geliyoruz. Burada da bir barınak varmış ama su çok sığmış. Mürefte'ye gitmek daha iyi. Geko forumda herkes Mürefte'den şikayetçiydi. Oradaki görevlilerin ilgisizliğini anlatıyorlardı. Hoşköy'ü geçince yanımızda bir yunus sürüsü beliriyor. O kadar yakından geçiyorlar ki net bir şekilde görüyoruz. Bizimle birlikte yüzüyorlar. Karşımızda Trakya sahilleri yemyeşil. Harika bir manzaranın sağladığı görsel ziyafetle sonunda Mürefte'ye geliyoruz. Barınaktan girince karşı iskelede tekneler bordalamışlar. Yani iskeleye yan olarak yanaşmışlar. Solumuzdaki iskele ise boş. Biz derinlikten emin olmadığımız için oraya yaklaşmayıp diğerlerine doğru gidiyoruz. Yaklaşık bir saattir poyrazın hızı artmıştı. Barınaktan girince daha azalacağını sanmıştık ama sanki daha da artıyor. Teknenin kontrolü çok zor. Ece, diğer teknelere aborda olalım diyor. Ben de izin istemeden olmaz diyorum. Teknenin birisinde gençler var. Bize soldaki iskelenin güvenli olduğunu söylüyorlar. Ece de oraya doğru gidiyor. Poyraz tam o iskeleye doğru sertçe esiyor. Yaklaşmak zor da olsa Ece reis kolayca yanaşıyor. Ben atlayıp anele denilen demir halkalara hem baştan hem de kıçtan tekneyi bağlıyorum. Şimdi derin nefes alıyoruz. Saat 19:00 olmuş. Yorgunluktan bittik. Biraz dinleniyoruz . O sırada barınak sorumlusu Bedri Bey geliyor. Hemen gırgır şamata muhabbete başlıyoruz. Kendisi bize çok yardımcı oluyor. Yakıt almak için beni kamyonetiyle 2 km. uzaktaki Mürefte merkeze götürüp getiriyor. Ücret teklif ediyorum almıyor. Barınak ücreti de almıyor. Sanırım Geko forumdaki şikayetlerden şaka yollu da olsa bahsetmemden dolayı bize jest yapıyor. Yemeği beklerken zelloda bir hareketlenme oluyor. Baba Tunca Mustafa korsan Marmara Adasına giderken bozulmuş bir yelkenliyi kendisine bağlayıp çekmeye başlıyor. Fakat gemi yoluna geldiklerinde inanılmaz trafik var. Gemiler küçük tekneleri hiç takmadıkları için işleri zor. Zellodan Tümay Korsan Türk radyoyu arıyor. Türk radyo telsizde 67. Kanaldan yayın yapan bir kanal. Tüm gemiler acil çağrı olan 16. Kanalla birlikte onu da dinliyorlar. Türk radyoya ulaşıncaya kadar gemiler onları çok ciddi tehdit ediyor. Gemilerden birisi hızla üzerlerine geliyor. Marine trafikten gemiyi buluyoruz. En yakın tekne benim. Telsizden anons yapıyorum ama mesafe dışında olduğumuzdan sesimiz gitmiyor. Neyse ki onlar bir şekilde geçmeyi başarıyorlar. Mustafa korsan, asmalı barınağın numarasını soruyor. Ben geçen sene Hulusi korsandan aldığım numarayı kendisine yazdırıyorum.
Akşam yemeği olarak önceki gün hazırladığımız kavurmayı yiyoruz. Yorgunluktan yemek yemek bile zor geliyor. Biz yemeği bitirirken Mustafa korsanın Marmara Adası, Asmalı limanına güvenli bir şekilde girdiğini öğreniyor ve seviniyoruz. Yemek yiyip yatmamız yine gece 12 yi buluyor. Mürefte, şarabı ile meşhur bir yer. Gidip dolaşıp şarap mı alsak diyorum ama yorgunluğumuz izin vermiyor. Mürefte ismi, Rumca “Myofto” kelimesinden geliyormuş. Anlamı, bin bir dal bin bir çiçek demekmiş. Antik çağlardan beri zeytincilik ve üzüm yetiştiriciliği ile meşhur bir yermiş. Beldede 10 civarı şarap fabrikası varmış. Bu defalık bizi affet Mürefte. Yorgunluğumuzu anla.
Yatmadan önce Ece'yle tekrar hava durumuna bakıyoruz. Yarınki rotamızı belirliyoruz. Sabah çok erken kalkmamıza gerek yok. Gelecek durağımız, 35 mil ötedeki Çardak Limanı. Gelibolu'nun tam karşısında. Burayı da Gekolardan öğrendik. Orhan Tatlıcılar korsan Ersin Böke korsana tavsiye etmişti. Ersin korsan burayı öve öve bitiremeyince, biz de Çardak’ı ziyaret etmeye karar veriyoruz. Yarınki mesafe bugünün yarısı yani 35mil. Yine de mümkün olduğunca erken çıkıp oraya erken varalım diyoruz. Ece ön kamarada ben de ortada uyuyoruz.
4 Ağustos 2016 Perşembe
2016 Ramazan Bayramı Tatili Devamı
Mürefte Barınak
Yerimi yadırgadığımdan mı yoksa heyecandan mıdır
bilmiyorum. Sabah saat 07:00 gibi uyanıyorum. Birazdan Ece de uyanıyor. Hemen çay demliyoruz
termosa dolduruyoruz ve hazırlanmaya başlıyoruz. Biz hazırlanırken Bedri bey
geliyor. “Çayım var. Buyurun gelin” diyor. Teşekkür ediyoruz. Tekrar ödeme
teklif ediyoruz. Kabul etmiyor. Biz de hoşça kalın diyoruz. Palamarları çözüp
yola çıkıyoruz. Rüzgar sıfır. Yine motorla gidiyoruz. Hızımız 5.5- 6 knot.
Mürefteden çıktık yola selam verdik iskeleye sancağa
Boğaz girişine gelince gemi trafiğine bakıyoruz şansımıza çok tenha bir saat.
Hızlıca Anadolu yakasına geçiyoruz ve oradan kıyıya paralel olarak Çanakkale Boğazına
doğru seyrediyoruz. Bugün de rüzgar çok zayıf. Hatta hiç yok. Yelken yapamadan
hep motor seyri ile gidiyoruz. İlerde sancak baş omuzlukta Biga'daki İçdaş demir
çelik fabrikasının bacalarını görüyorum. 1 saatte İçdaş'ın önüne geliyoruz.
Uzaktan fotoğraflarını çekiyorum. Bu fabrika, müşterimiz olduğu için daha önce
3-4 defa gelmiştik. Şimdi de denizden görmek kısmetmiş. İçdaş'ı da geçip Zincirbozan'a
geliyoruz. Zincirbozan'da kıyıdan uzak geçmek lazım. Zincirbozan bankı denilen
sığlık bölge var çünkü. Zincirbozan sonrasında da Çardak-Gelibolu feribotlarını
uzaktan görüyoruz. Çardak’a gelmeden uzun bir lagün bölgesi var. Oradan da uzak
durup Çardak koyuna doğru iskele yapıyoruz. Şimdi solumuzda ufak bir dalyan
görüyoruz. Dalyanı geçince bir çadır
kamp alanı olduğunu fark ediyoruz. Burada 8-10 tane çadır var. Kamp yapmak için
güzel bir yer. Biraz ilerleyince iki plaj kulübünden birincisinin önünde demirlemeye karar veriyoruz. Burada hem
plaj var hem de insanların denize atlayabildikleri ahşap bir iskele. Böylece
kıyıya da feribot iskelesine de uzak olacağız. Feribotlardan uzak durmak en
iyisi. Demir atmayı bir defa da hallediyoruz. 3-4 metre derinlik var. saat 14:00
olmuş. Hemen denize giriyor ve serinliyoruz. Ben erken çıkıyorum. Ece maske ve şnorkelle
dalıp teknenin altını ve demiri kolaçan ediyor. Sonra teknede duş alıp
dinlenmeye geçiyoruz. Çardak, rüzgara karşı korunaklı bir koy değil. Tekne
sürekli demirin etrafında dönüyor. Ama demir sağlam tutmuş. Kaymadığımızdan
eminiz. Demir taraması denilen kayma durumu istenmeyen bir durum. Ben kendime
bir bira açıyorum. Sahil ve plaj arkamda. “Size arkamı döndüm kusura bakmayın” Akşama kadar dinlenmeye devam ediyoruz. Akşam
yemeği olarak önceden hazırladığımız köfteleri pişireceğiz. Ece makarna da
yapıyor. Akşam üstü rüzgar artıyor. Teknemizin zincirine bosa tutmamız lazım.
Bosanın anlamı şu. Tekne demirdeyken bu duruma alarga olmak deniyor. Alargada
zincir gerildikçe teknenin yükü doğrudan ırgata biniyor. Bu yükü hafifletmek
için zinciri birer halatla teknenin ön tarafındaki iskele ve sancak koç
boynuzlarına bağlamamız gerekiyor. Böylece yükü ikiye bölüp, bütün yükün ırgata binmesini
engelleyeceğiz. Bosa için "bosa kancası" denilen bir kanca var. Önce içerde
onu buluyoruz. Daha önce kullanmamıştık ama evirip çevirince
nasıl kullanılacağı belli. Ön tarafa gidip önce bosa kancasını zincire tutturup,
ardından zinciri iki taraftan halatlarla koç boynuzlarına bağlıyoruz. Bu işlem
acemi olduğumuz için 10-15 dakikayı buluyor. Neyse ki artık öğrendik. 2
dakikalık bir iş olacak bundan sonra. Rüzgar arttıkça deniz topları ve deniz yatakları sahiplerinden
kurtulup boğaza doğru akarken biz de peşlerinden yüzenlere bakıp, yetişip
yetişemeyeceklerine dair bahse giriyoruz.
Kimse yakalayamıyor tabi. O sırada Yeşilköy barınaktan komşumuz Hulusi
Korsan arıyor. Kendisi Gelibolulu. Bayramı burada geçirip ailesiyle Ayvalık
bölgesine gidecek. Onun köyü boğaz girişinden 5 mil aşağıdaymış. Bize “Çardak
yerine Hamzakoy'a gitseydiniz daha korunaklı bir yerdi” diyor. Orada gezecek
yerler de tavsiye ediyor. Biz de dönüşte de oraya gideriz diyoruz. Yarın hep
beraber Çanakkale'ye gideceğiz.
Yemek hazırlanınca havuzlukta portatif masamızı
kuruyoruz. Rakımızı açıp siftah yapıyoruz. Yemekler çok leziz. Ece'nin ellerine
sağlık. Salata harika. Sonrasında meyvemiz de var. Güneş Gelibolu'nun üzerinden
yavaş yavaş batıyor. Unutulmaz bir günbatımı. Bazı anlar bir defa yaşanır. İşte
o anlardan birisindeyiz şimdi. Eski denizciler Deniz tanrısı Poseidon'a rüşvet olarak
içtikleri içkiden bir miktar denize dökerlermiş. Böylece Poseidon'un onlara iyi
davranacağına, fırtınasız ve dalgasız denizler sağlayacağına inanırlarmış. Ben
de bu geleneğe uyarak Poseidon'un hakkını veriyorum. Saatler ilerlerken, tekne de demirin etrafında dönüp duruyor. Feribotlar, gün boyu
aralıksız çalışıyor. Bayramın son günü olduğu için mi bilmiyorum sürekli dolup
taşıyorlar. 4 tane sabaha kadar defalarca önümüzden geçiyor. Gündüz
kalabalık olan plajda bir kaç kişi kalmış durumda. Feribota yakın olan restaurant
barda arabesk bir canlı müzik var. Bizim önümüzdeki barda harika blues ve rock
şarkıları çalıyor. DJ bizim sevdiğimiz pek çok şarkıyı arka arkaya çalıyor. Romantizm
had safhada. Yatma vakti geliyor. Yarınki hava durumuna bakıp, problem olmadığını
görünce seviniyoruz. Çanakkale Boğazı'ndan aşağı inme konusunda hala tedirginim.
Çıkışın zor olduğunu biliyorum. Ece Bozcaadaya gitmeyi çok istiyor, onu kırmak
istemiyorum. Bir daha buraya kadar gelebilir miyiz, onu da bilmiyorum. Aslında
hedefimiz Marmara Adasıydı. Ama havanın iyi gitmesi, Zello konuşmalarında
insanların moral vermesi, en önemlisi Hulusi korsanın teknik desteği ve olumlu
telkinleri, bizi gaza getirmeye yetti bile. Evet evet kararımızı verdik.
Çanakkale'ye gideceğiz. Buraya kadar gelmişken dönmek yok.
Yataklarımızı hazırlıyoruz. Ece orta kamarada
benim karşımdaki koltuğa geliyor. Bu durum benim hoşuma gidiyor. Karşılıklı sohbet ederken her zamanki gibi benden önce uyuyup kalıyor.
Ben demir taramasına karşı biraz tedirginim.
Rüzgar kuzeydoğudan esiyor. Hızı epey artıyor. Demirden kurtulursak önce
feribot yoluna sonra da Boğaz'a doğru sürükleniriz. Ben de saatimi gece 02 ye
kurup uykuya geçiyorum. Gece çok zor geçiyor. 02’de uyanıyorum çıkıp bakıyorum
hala yerimizdeyiz “oh çok şükür”. Acaba
saati bir daha kurmasam mı? Yok en iyisi
04:30’a kurayım. 04:30’a kadar bir kaç kere uyanıyorum yine çıkıp bakıyorum
aynı yerdeyiz ne güzel.
Saati 06:30’a kuruyorum. Yine yarım uyku 06:30’da
uyanıyorum. Dışarı çıkıp bakıyorum. “Harika! duruyoruz durduğumuz yerde.” Neyse
artık yorgunluktan sızıyorum iki saat daha uyuyorum.
3. Gün 08 temmuz 2016 Çanakkale'ye doğru
Neredeyse ikinci gün hiç bitmeyecekti. Burada
yazarken bile bitmek bilmedi. Nerede kalmıştık. Sabah saat 08:00 gibi
uyanıyoruz. Ağır ağır toplanıyoruz. Kahvaltıyı havuzlukta yapıyoruz. İstanbul'dan
aldığımız hazır katmer vardı. Ece onları tavada ısıtıyor. Yumurta da yapıyoruz.
Harika bir gün. Harika bir kahvaltı. Katmerler bayatlamış olsa da keyfimiz
yerinde. Kahvaltıyı bitirip biraz miskinlik yapıyoruz.
Çardakta Mutevazı kahvaltımız
Çünkü çok rüzgar var. saat 11-12 den sonra
azalacak görünüyor. Boğazı yine yelkensiz, rüzgar arkada geçeceğiz ama yine de
sallanıp sarsılmak istemiyoruz. Hulusi Korsan sağ olsun arayıp hal hatır
soruyor. Onlar da Cuma namazından sonra çıkacak. Köyleri Burhanlı, Gelibolu
tersanesinden sonra sağdaki ilk köy. Geçerseniz el sallarsınız diyor. Çanakkale
marinada bize de yer ayırtmış. Orada tonoz var mı yok mu bilmiyorum. “İsterseniz
önden demir atıp kıçtan kara olursunuz” diyor. Ben” baştan kara olamaz mıyız?” diyorum.
“O zaman kıç demiri atmanız lazım var mı sizde?” diyor. Var diyoruz. Hemen inip
demiri buluyoruz. Fotoğrafını çekip Hulusi Korsana gönderiyoruz. 5,6 kg demir
ve 5 metre kadar da zincire sahip. Ayrıca çok uzun bir de halatı var. Hulusi
korsan, “Harika bir admiralti çapanız var. ama onu açmanız lazım” diyor. “Haydaa
nasıl açacağız bunu?” Uğraşıp açmayı başarıyoruz. L şeklinde bir çubuk var.
Çekince açılıyor ama sabit durmuyor. Bir tane
pim var. onun gireceği deliği arıyoruz yok. Meğerse deliğe girmiyormuş. Toka
şeklinde bir pim. Bir kolunu çubuğun kesişme eksenine sokunca sabit duruyor.
Ece'yle çak yapıyoruz. Bir şey daha öğrendik. Havuzlukta oturduğumuz yerin
altına bir sürü su istiflemiştik duş alırız diye. Ben onların bir kısmını içeri
alıp demire orada yer açıyorum. Kolay ulaşılabilir bir yere demiri koyuyoruz.
Altını kendi zinciri ve halatıyla da destekliyorum ki seyir esnasında sağa sola
zarar vermesin.
Çapamız Hazır
Sonunda Saat 12 gibi rüzgar azalır azalmaz hazırlığımızı
yapıyoruz. Ben ön tarafa geçip demiri çekeceğim. Ama önce bosa kancasını
zincirden kurtarmam lazım. 10 dakika uğraştıktan sonra onun da pratik yolunu
buluyoruz. Bu acemilik ne kötü bir şeymiş. Ece dümendeki görevine geri dönüyor.
Irgatın kaldırma düğmesine basıp diğer elimle de zincirin toplanmaması için zincirlikte
yaymaya çalışıyorum. İnanılmaz kısa sürede zincir toplayıp, çapamızı çekiyoruz.
Ece kaptan, teknenin burnunu güney batıya doğru çevirince ikimiz de hayatımızın
ilk Çanakkale Boğazı seyrine merhaba demenin heyecanıyla göz göze gelip
birbirimize gülümsüyoruz. Ece'yi bir çocuk kadar mutlu görmek beni çok daha
mutlu ediyor. Hayallerine beni de ortak edip, bu işlere bulaştırdığı için ona
çok şey borçluyum.
Feribot iskelesinden sonra gemi trafiğine
dikkat etmemiz lazım. Navionicsten gemi yoluna bakarken marine trafikten
gemileri kolaçan ediyoruz. Lapseki'ye gelince yine feribotların önünden
geçiyoruz. Şansımız yaver gidiyor. Lapseki sonrası gemi trafiğinde bir boşluk
bulup gemi yoluna 60-70 derece açıyla Rumeli tarafına geçiyoruz. Az sonra
tersaneyi geçiyoruz. Ve biraz sonra sağda Hulusi kaptanın teknesi DUA’yı
alargada çift demir atmış halde görüyoruz. Deniz dalgalı, ama Dua iyi tutunmuş
yerinde. Hulusi Korsanı arıyorum ama ulaşılamıyor. Biz de el sallayıp
geçiyoruz.
Akıntı ve rüzgarla hızımız 7 knotları buluyor. Ersin korsan burada
yelken açarak gitmişti. Biz de açsak mı diyoruz ama şimdi sahil güvenlikle
papaz olmayalım. Zaten yanımızdan da gemiler geçiyor. Hava net, görüş çok iyi. Boğaz'ın her iki
tarafında da doğa bize gülümsüyor. Yeşil ve Mavi Çanakkale Boğazı'nda başka
güzel. Yolculuk tahminimizden kolay. Önce Nara burnunu, sonra uzakta Eceabat'ı
görüyoruz. Eceabat'ın arkasından gökyüzüne dumanlar yükseliyor. Anlıyoruz ki
yine bir orman yangını. İnşallah büyük değildir. Dünyanın en güzel yerlerinden
birisindeyiz. Ormanlarımız çok değerli. Nara burnunda daralan Boğaz, Eceabat önlerinde
genişliyor. Yol genişleyince gemiler de Rumeli tarafına doğru yaklaşıp Eceabat
önlerinden tekrar iskeleye kırıp boğaz çıkışına doğru yöneliyorlar. Yani sağdan
akan trafikte açıktan alarak dönüş yapıyorlar. Onlar kıyıya yanaştıkları için
biz de mecburen Eceabat'a doğru yaklaşıyoruz. Deniz, epey dalgalı derinlik
tehlikeli olmadığı için kıyıya
yaklaşabiliyoruz. Ama bu sefer feribot yoluna giriyoruz. Burayı bir an önce
geçelim diyoruz ama şimdi de Çanakkale marinanın, feribot iskelesinin hemen yukarısında
kaldığını fark ediyoruz. O halde bizim şimdi hemen iskele yapıp hem gemi
trafiğini hem de feribot trafiğini kontrol ederek sapasağlam karşıya geçmemiz
gerek. Dümene ben geçiyorum. Hızımızı artırıp 2400 devire getiriyorum. Gemi
trafiğinin ortasına dalıyorum. Yukarıdan gelen bir geminin kıçına doğru dönüp
onun yarattığı dalgaların üzerinden atlayarak gemi yolunun ortasına geliyorum.
"O da ne!" Sancak tarafımızda yukarıya doğru çıkan başka bir gemi geliyor. Büyük
ve hızlı. Marine trafik hızını 6 knot veriyor. O gelmeden geçer miyiz? Eceyle ortak kararımız, geçeriz. O zaman
durmak yok devam. Gerçekten de gemi gelmeden önünden geçmeyi başardık. Bu sefer
de burnumuzda feribotun yaklaştığını görüyoruz. Artık feribotun önünden
geçemeyiz. Ben feribota paralel bir rotayla onun yanından aşağıya doğru akmaya
karar veriyorum. Düelloda birbirlerine yaklaşan iki kovboy gibi birbirimize
yaklaşıyoruz. Sonra da pardon yanlış oldu kardeş diyerek birbirimizin yanından
geçip gidiyoruz. Ben feribotu geçer geçmez, iskeleye kırıp feribotun dümen suyundan geçiyorum ve şimdi uzakta
marinayı ve yelkenli direklerini görüyorum. Rotamız doğrudan marina. Feribot
iskelesi ve marina girişine kadar irili ufaklı balıkçı tekneleri var. Onların
arasında slalom yapıyoruz. Artık marinaya çok yakınız. Ben dümeni Eceye bırakıyorum.
Bu tip yanaşmalarda O benden çok daha iyi . Ben de önce marinaya telsizle çağrı
yapıyorum. Marina 73. kanalda
“Çanakkale Marina burası Ekim teknesi
“Dinlemedeyiz Ekim”
“Rezervasyonumuz vardı. Biz 5 dakikaya kadar
giriş yapacağız. Baştan kara olmak istiyoruz tonoz verebilirseniz seviniriz.”
“Geleceğinizden haberimiz vardı. Tonozunuz
hazır. Buyurun gelin tamam”
Harika! Kıç demirine gerek yok. Ben hemen
usturmaçaları indiriyorum. Ece kaptan, marinadan içeri giriyor. Tam karşıda
marina bürosunun orada iki kişi bizi bekliyorlar. Rüzgar arkamızdan esiyor. Ama
Ece çok usta. Kırk yıllık denizciler gibi baştan kara yanaşınca, halatları
iskeleye atıyorum. Arkadaşlar da bana tonoz halatını verip, palamar
halatlarıyla hemen tekneyi iskeleye bağlıyorlar. Yaklaşık 5 saat süren
yolculuğumuz burada bitiyor.
Biraz dinlendikten sonra Zellodan Çanakkale'ye
ulaştığımızı anons ediyoruz. Tekneyi marinaya kaydediyoruz. Marina ücreti Ekim
için günlük 60TL. Elektrik su dahil fiyat. Önce biraz dinlenelim diyoruz. O sırada Gökçeada'da
olan Ersin korsanla zellodan konuşuyoruz. Gökçeada'yı övüyor. Bu gezide sürekli
kendisini takip ettik. Çardak limanını O tavsiye etmişti bize. Tek başına
seyre çıkması tam cesaret işi. Bir yandan hava durumuna bakıyoruz. Önümüzdeki
iki üç gün hava fena değil. Pazartesiden sonra Egede rüzgar biraz
kuvvetlenecek. Ece, Bozcaada'ya gitmek istiyor. Hulusi korsanın bize tavsiye
ettiği Akvaryum Koyu'nun fotoğraflarına bakıyor. Ben de “Acaba Bozcaada yerine Gökçeada'ya
mı gitsek?” diyorum. Çünkü hava iyiyken
Gökçeada'ya gitmek, Bozcaada'dan zor olmaz.
Ama Pazartesiden sonra Bozcaada'dan kuzeye doğru çıkmak zor olabilir. Tahminimce
Gökçeada dönüşü daha kolay olur. Biz bu konuyu tartışırken, zelloda Mustafa
Korsanın yarın sabah Marmara Adası'ndan çıkıp, Gökçeada'ya gelmeye karar verdiğini
öğreniyoruz. Benim aklımda Gökçeada daha ağır basmaya başlıyor. Ece'yle durumu
paylaşıyorum. Çok istekli olmasa da O'na da mantıklı geliyor. Hulusi Korsanı da
ayıp olmasın diye düşünüyorum. Ama zaten o da bize destek verecektir. Zellodan
korsanlara da danışıyorum. da Orhan korsanla Halil korsan İki adanın görülmeye değer
olduğunu söylüyorlar. Gökçeada biraz daha ağır basıyor. O zaman son kararımız
Gökçeada. Çıkışın kolay olmayacağını biliyoruz. Tekneden inip marina ofise
gidiyoruz. Az önce bize tonozu verip yanaşmamıza yardımcı olan Cem Bey, bilgisayarda
hava durumuna bakıyor. “Hava çok sert değil direkt gidebilirsiniz. Ama bence
kıyıdan yukarı doğru çıkın. Kıyı sizi rüzgardan korur saçak altı giderseniz.
Gökçeada hizasını kuzeyden geçince adaya doğru düz gidersiniz dalga ve
rüzgarı kullanırsınız.” diyor. Gideceğimiz liman Gökçeada'nın kuzeyinde Kaleköy
balıkçı barınağı. İkinci rota mantıklı. Biz yine de yarın yola çıkınca duruma bakarız.
Bu karar verme süreci içindeki zello görüşmelerinde Hasan Toparlak Korsandan çok önemli
bir bilgi öğreniyoruz. Dün gece demir tarama korkusuyla uykusuz kaldığımı
söyleyince O da bana bilmediğim bir telefon uygulamasını daha öğretiyor. Anchor
Watch denilen bu uygulama ile demiri ilk attığınız noktada uyduya sinyal
gönderip derinlik ve zincir boyuna gore gore maksimum kayma mesafesini
giriyorsunuz. Program açık olduğu sürece uydudan yeriniz kontrol ediliyor.
Tarama durumunda alarm çalıyor. Mesaj gönderiyor. İşte teknolojinin bir faydası
daha. Gerçi gerçek Denizci olabilmek için bu uykusuzlukları da yaşamak
gerekiyormuş herhalde. Bunları sonradan yazarken bile insan tekrar o anları
yaşıyor.
Gökçeada kararımızı verdikten sonra çıkıp biraz
dolaşalım diyoruz. Ilk hedefimiz biraz büyük bir benzin bidonu almak. Küçük bidonlardansa
büyük bidon daha kolaylık olur. Bidon için bir benzinci buluyoruz Ama onlarda
maalesef bidon yok. Bize bir yer tarif ediyorlar. Şehir merkezinde sora sora ilgili
yeri buluyoruz ama orada da yok. Orası da bize başka bir yer tarif ediyor. Biz
çarşının göbeğindeyiz ama bidon yok. Yoksa yok ne yapalım nasıl olsa bir yandan
da geziyoruz. İşte meşhur Aynalı Çarşının önündeyiz. İçeri girip sonuna kadar
gidiyoruz. Tarihi çarşıda daha çok hediyelik eşya mağazaları var. Kalabalık bir akşam üstü her yer insan
kaynıyor. Çanakkale savaşıyla ilgili güzel hediyelik eşyalar vitrinleri
süslüyor. Meşhur “Çanakkale Türküsü” dilimizde çarşıyı bitiriyoruz. Çıkışta
solda bir dükkanda seramik ürünler var.
Bunları dükkan sahibinin eniştesi üretiyormuş. Şansımıza enişte de orada. Bizim
mesleğimiz endüstriyel fırın olduğu için kendisiyle sohbet edip kartımızı
bırakıyoruz. Geldiğimiz gibi çarşıyı boydan geçip çıkıyoruz. Önünde fotoğraf
çekiyoruz. Sonra bidonu bulacağımız söylenen Helvacı Kadirin olduğu sokağı
buluyoruz. Sokakta helvacılar var. Kadirin dükkanını buluyoruz. Orada da yok. O
da bizi Baharatçı Salih'e gönderiyor. Baharatçı Salih de ne alaka? Gidiyoruz ama
hayal kırıklığımız devam ediyor. Artık vaz geçiyoruz. Kaşla göz arasında Ece bir
tabelada ev yapımı limonata yazısını görmüş. Geri dönüp dükkanı buluyoruz. Bu
ufak kafede ikişer bardak mükemmel limonatamızı içiyoruz. 4 limonata 6 TL.
aynalı çarşı
Sonra geldiğimiz yerden dönüyoruz. Köşedeki helvacıya giriyoruz. Çanakkale
peynir helvası alacağız. Yarım kg. kendimize alıyoruz. Satıcı kadın 4-5 gün
dolaba girmeden dayanır diyor. Çanakakale'ye doğru yolda olan Hulusi korsanlara
da helva alsak mı acaba diye konuşuyoruz. Gelibolu'dan geldiklerini duyunca
satıcı kadın, “Geliboluluların ayrı bir peynir helvası var onlar bizimkini
sevmez biz de onlarınkini. Bence hiç almayın” diyor. Biz de şaşırıyoruz.
İstanbul'da olsak satıcı hemen 1 kg paketleyip elimize tutuşturmuştu.
Hanımefendinin dürüstlüğü bizi şaşırtıyor. Teşekkür edip çıkıyoruz. Tekrar
çarşıdan dönüşe geçiyoruz. Ece bu sefer deniz ürünleri restaurantı görüyor.
Balıkçı Yaşar balık stop isimli bir mekan. Trafiğe kapalı bu caddeye masa ve
sandalyeleri atmışlar. Biz de caddedeki bu masalardan birisini gözümüze
kestiriyoruz. Midye dolma çekiyor canı.
Alkolsüz bir restaurant ama oturuyoruz. Servis çok iyi ve porsiyonlar bol.
Midye dolma, midye tava ve kalamar tava söylüyoruz. Yiyecekler çok lezzetli. İstanbul'da bir çok yerde midye dolmaları sırf dolma olarak yaptıkları için bu midye tadı damaklarımızı şenlendiriyor. Keyifle tıkanana kadar
yiyoruz. Hesabı ödeyip kalkıyoruz.
Sahile yakın bir yerde dibekte kahve tabelası
görüyoruz. Burada kahve içmek için oturuyoruz. Sokakta masa ve ufak sandalyeler
var. Şu an tarihi çarşının en güzel yerindeyiz. Etrafımız tarihi taş binalar.
Kahve yapılan ufak dükkan da bu binalardan birisinin alt katı. Ben kalkıp
kahveciyle sohbet ediyorum. Orası eski valilik binasıymış. Şimdi vakıfların
malıymış. Kiraya vermişler. Üst katı komple bir avukat yazıhanesiydi. Bir anda
tarihte yolculuk yapıyor gibiyiz. Etraf cıvıl cıvıl. Çanakkale çok güzel bir
şehir. En azından bizim gördüğümüz sahil bölümü çok güzel. Tarihi doku korunuyor.
İnsanlar çok modern. Herkes güler yüzlü. Bana İzmir'den de güzel geldi. Ece de
çok sevmiş. Burası Türkiye'de yaşanacak en güzel şehirlerden birisi. Kahveler
gelince kahvecinin Ordu'lu damadı gelip bizimle sohbet ediyor. Bana bakıp bakıp
gülüyor. Niye gülüyorsun diyorum. “Abi ne biçim yanmışsın kıpkırmızı olmuşsun”
diyor. Ben de gülüyorum. Sohbete devam ediyoruz ama adam densiz, arada bana
baktıkça gülüyor. Şaka yollu ben de ona kızıyorum. Sonunda ödeme yapıp
kalkıyoruz. Marinaya giderken çok güzel bir saat kulesi var. Karşısında da bir
çorbacı. Ben diyorum ki burada da güzel çorba içilir. Sonra feribot iskelesinin
karşı çaprazında bir kokoreççi var. Hepsi cazip ama bizim biran once gidip
depoyu fullememiz lazım. Marinadaki yakıt istasyonunun pompacısı saat 22:30 gibi gelecekti. Marinaya girince
pompacının geldiğini görüyoruz. Aynı anda Hulusi kaptan ve ailesi de yemeğe
gidiyorlar. Ayak üstü sohbet ediyoruz. Meğer onlar da bizim gördüğümüz
çorbacıya gidiyorlarmış. Hulusi kaptan yelken açarak inmiş Çanakkale'ye. Sahil
güvenlik görmüş ama bir şey dememiş. “Bu arada bize keşke Anadolu Yakasından
inseydiniz zorlanmazdınız. Sağdan trafik daha çok gemiler için. Size kimse
bir şey demezdi” dedi. Bunlar bize hep ders. Onları yolcu edip depomuzu mazotla
dolduruyoruz. Daha sonra tekrar marinadan çıkıyoruz. Zelloda Koray Özbeyli Korsan
kızarmış dondurma tavsiye etmişti. Hiç bir yerde bulamıyoruz. Sonunda birisi
bize marinanın karşısındaki Doğan pastanesini tavsiye ediyor. Doğan
pastanesinin dondurması kızarmamış da olsa müthiş. Doğal süt kullandıkları
belli. Meyve aromaları çok yoğun. Bayıla bayıla yiyoruz. Sonra oradan çıkıp
meşhur Truva Atı heykeline yürüyoruz. 12 sene once çekilen Holywood yapımı
"Truva" filminde kullanılan at maketini buraya getirmişler. Önemli bir turistik
figür olmuş. Truva antik şehrinde bulunan derme çatma at figüründen gerçekçi olmuş. Geçen gelişimde de burada fotoğraf çekmiştik. aslında Truva atı Grek'lerin hileleri sonucu Anadolu kenti olan Truva'yı ele geçirmelerinin sembolü. Bu atın burada olması biraz çelişkili bir durum. Gerçi biz de hikayeyi kendisi de İzmir'li olan Homeros'un kaleminden öğrenmiştik. Bin yıllardır herkesin sahip olmak istediği bu güzel toprakların ve denizlerimizin değerini daha çok bilmemiz lazım.
Burada da fotoğraf çekip dönerken haşlanmış mısır alıyoruz. Sadece 3 gündür
denizde olduğumuz halde bu kadar pervasızca yeme içme çok normal değil ama 3
gündür gözümüz acıkmış. Uzun süre denizlerde olsak kim bilir önümüze çıkan ilk
insanı bile yerdik herhalde.
Marinaya döndüğümüzde saat 12’yi geçmiş. Hulusi
Korsanlar da dönmüşler. Biraz daha sohbet ediyoruz. Gökçeada planını
paylaşıyoruz. Onlara da mantıklı geliyor. Artık uyuma zamanı ama once
marinadaki duş imkanından faydalanmak fena olmaz. Sıcak duş o kadar güzel
geliyor ki sanki aylardır yıkanmamışım gibi hissettim. 15 -20 dakika keyifle
banyo aldıktan sonra tekneye dönüyoruz. Yataklar hazırlanıyor. Sabah erken
kalkıp Van kahvaltısı veren bir yere gideceğiz. Rüzgar durumu yine öğlene kadar
çok olduğu için saat 11 gibi çıkmaya karar veriyoruz. Ben akşam üstü eski iş
arkadaşım Songül'e Çanakkale'ye geldiğimizi ve yarın Gökçeada'ya gitmeyi
planladığımızı haber vermiştim. Songül'ün nişanlısı Altan, adada fizik öğretmeni
ve şansımıza onlar da yarın adaya gidiyorlar. Hatta ortak arkadaşımız Adalet de
adaya yerleşen babası Hayrettin amcaları ziyaret için İngiltere'den gelmiş. İkisini de
görebileceğim. Bu arada kayın validemin kuzeni Kadriye teyzelerin de orada olma
ihtimali var. Onun kızı Çiğdem de adada beden eğitimi öğretmeni. Belki de
birbirlerini tanıyorlardır. Gidince göreceğiz.
Çanakkale, tarihi dokusuyla ve Çanakkale
savaşının hatıralarıyla dolu bir kent. Belki dönüşte burada şehitliklerin
tamamını içeren günübirlik turlardan birisine katılırız. Ersin korsan, kişi başı
yemek dahil 60 TL’ye bir tura katılmıştı. Güzel anılarla dönmüş ve zelloda bazı
hikayeler anlatmıştı. İkimizin de ailemizde burada şehit olmuş büyüklerimiz
var. Hatta Ecenin büyük büyük dayısı Teğmen İbrahim Naci burada şehit olmadan
once savaşı anlatan bir günlük tutmuş. Bu
günlük 5 sene once tesadüfen büyük dayısı olan Sermet Dayının ölümüyle ortaya
çıkmış. “Allahaısmarladık” isimli bir kitap olarak Yeditepe yayınevi tarafından
basılmıştı.
Sabah ola hayrola diyerek 3. Günü kapatıyoruz.
Saat bire doğru uykuya dalarken sahilden gelen insan seslerine, uzaklardan
gelen canlı müzik nağmeleri karışıyor. Biz, şimdi de rüyalar alemine yelken
açıyoruz.
4. Gün Gökçeada'ya Doğru
Çanakkale’de sabah 7’de
uyanıyoruz. Önceki gecenin yorgunluğundan sonra deliksiz uyumuşuz. Ama yine de
erken saatte ayaktayız ve dinç durumdayız. Sabah ilk işimiz tekneyi yıkamak.
İskelemizde Wallstreet isimli büyük bir yelkenli var. Sancağımızda da 12 metrelik
bir motor yat. Bu motor yat, 2 gün önce Gökçeaday'a gitmeye çalışmış. Ancak rüzgâr
ve dalgadan geri dönmek zorunda kalmışlar.
Bugün bir tur firmasıyla Bozca adaya gideceklerdi. Tekneyi yıkarken onları
rahatsız eder miyiz acaba darken, Cem beye soruyorum. O da “yıkayın bir şey
olmaz. Kimse rahatsız olmaz burada” diyor. Biz de tekneyi bir güzel yıkıyoruz.
Su depomuzu dolduruyoruz. Etrafı neta edip seyre hazır hale getirdikten sonra
tekneyi kapatıp feribot iskelesinin diğer tarafında sahilde Van kahvaltısı
yazan yere gidiyoruz. Burası Biber Bistro isimli bir mekan. Kişi başı 18 TL ye
zengin bir kahvaltı var. Ama Van kahvaltısının başrol oyuncusu otlu peynir maalesef
bitmiş. Normalde çok sorun edeceğimiz bir durum olduğu halde üç günlük
denizciliğimizin verdiği olgunluk ve servis yapan personelin güler yüzüyle
hızlı servisine saygı gösterip sesimizi çıkarmıyoruz. Sen kalk Çanakkale’ye gel
ve Van kahvaltısına git. Kahvaltı faslımız bir saat sürüyor. Keyfimiz yerinde.
Karnımız iyice doydu. Su ve yakıt depomuz da dolu. Ekim de marinada bizi
beklediğine göre kalkma zamanı. Marinaya gitmeden önce devlet hastanesinin
bahçesinden geçip arka caddesinde bulunan Carrefour mağazasına alışverişe
gidiyoruz. Onun yanında Tekzen yapı market olduğunu görüyoruz. Dün benzin
bidonu arayışımız boşunaymış. Bilseydik doğrudan buraya gelirdik. Yapı
marketten lazım bir şey var mı diye düşünüyoruz. Şimdilik yok. Daha çok soğuk
içecekten oluşan küçük alışverişimizi kısa sürede bitirip tekneye dönüyoruz.
Hulusi Kaptan da teknesinin başında son hazırlıkları yapıyor. Onlar güneye
gidecekler biz de kuzeye. Son taktikleri alıyoruz. Onları yolcu ettikten sonra
biz de Ekim'i yolculuğa hazırlıyoruz. Teknemizde buzdolabı olmadığı için araba
termosu olarak bilinen 15 litrelik ve 40 litrelik 2 buzluğumuz var. Bunların
içinde kullandığımız buz kasetlerini ve bir kaç şişe suyu akşamdan marinanın
buzdolabındaki buzluğa koymuştum. Onları dolaptan alıp buzluklara
yerleştiriyorum. Ekimin bir de 15 litrelik kendi buzluğu olduğu için 2-3 günlük
gezilerde bizi idare edebilecek kapasitemiz var.
Dua
Teknesini yolcu ediyoruz
Saat 12.00 gibi palamar botunun
yardımıyla önce arka tonozu suya bırakıyoruz. Rüzgâr arkamızdan saatte 8-10mil
hızla esiyor ama palamar botu bizi tutuyor. Daha sonra öndeki palamar
halatlarını çözüp avara oluyoruz. Yani iskeleden uzaklaşıyoruz. Palamar botu
bizi çıkarıp dönüyor. Ece dümende tornistanda manevrasını yapıyor. Marinadan
ayrılıp yola çıkıyoruz. Rota planımıza göre önce kıyıdan feribot iskelesini
hızlıca geçeceğiz sonra gemi trafiğine göre karşıya Avrupa Kıyısına doğru
seyredeceğiz. Şansımıza ayrılan veya yanaşan feribot yok. İskeleyi iskelemizde
bırakıp ortaya doğru yöneliyoruz. Gemi trafiği de çok yoğun değil. Dikkatlice
karşıya geçiyoruz. Çok güzel bir gün ama Güneş tepede. Üç gündür epey yandık.
Dudaklarım çatladı Ağrı ve kaşıntı var hafiften. Bolca krem sürdüğümüz halde etkili
olmadı. Ayrıca teknede hijyeni sağlamak da zor. Belki mikrop bile kapmışızdır.
Karşı kıyıya geçince ileride Şehitler
Abidesi’ni ve dalgalanan bayrağımızı görüyoruz. Yanından geçerken bayrağı
selamlıyoruz. “Çanakkale geçilmez” sözüne ithaf en gemilerin seyir defterlerine
“Çanakkale geçildi” yazılmazmış. “Abide selamlandı” denirmiş. Bu saygılı
ritüeli devam ettirerek Abideyi selamlıyoruz. Bu topraklar gerçekten çok güzel,
çok değerli yerler. Çanakkale savaşında burayı canlarıyla savunan Atalarımıza
çok şey borçluyuz.
Abidenin arkasındaki koya Morto Koyu
diyorlar. Zamanında Cenevizliler bu ismi takmış. Ben Zelloda mortonun İtalyanca
ölüm anlamına geldiğini söylüyorum. Onlara eski Kaptan-ı Derya Mezzo Morto Hüseyin
Paşanın hikâyesini anlatıyorum. Venediklilerle savaşırken ağır yaralanan
Hüseyin Paşanın öldüğünü zanneden Venedikliler, moral bulup daha da
saldırırlar. Bir gün sonra Hüseyin Paşa tekrar savaşa dâhil olunca Venedikliler
gözlerine inanamaz. Yarı ölü, yani mezzo morto lakabını takarlar.
Abide selamlandı
Morto koyunun ardından Seddül Bahir koyuna ulaşıyoruz. Artık Ege denizi önümüzde masmavi parıldıyor. Biz kıyıya çok yakın gidiyoruz. Marinadaki Cem Bey öyle tavsiye etmişti. Karşıdan gelen bir iki tekne de kıyıya çok yakın geliyorlar. Biz onlara yol vermek zorunda kalıyoruz. Sonunda Çanakkale Boğazından çıkıyoruz. Gökçeada tüm heybetiyle karşımızda. Sanki haritalarda daha uzak duruyordu. Rüzgâr tam karşımızdan geliyor. Dalga da öyle. Ortalama 1metreyi bulan dalga var. Rüzgâr saatte 8- 10 mil hızında. Sancak yapıp kıyıya paralel yukarı gidemiyoruz çünkü dalganın yandan gelmesi bizi çok zorlar. Mecburen karar değiştirip doğrudan adaya doğru dalgaların üzerinden aşarak gitmeye başlıyoruz.

Marine Traffic uygulamasında Ekim
Ne olur ne olmaz can yeleklerimiz giyiyoruz. Böylece maceralı yolculuğumuz daha yeni başlıyor. Dalgaların üzerinden atlaya zıplaya rüzgâra karşı motor 2400 devirde gidiyoruz. Hızımız 5-6 knot civarı. Ada 15 mil uzakta görünüyor. Ama biz Adanın kuzeyine çıkacağız O nedenle adanın doğu yakasını dolanıp, kuzeydeki Kaleköy’e gideceğiz. Güneş, rüzgâr ve Egenin koca dalgaları. Aklımıza Bodrumdaki dostumuz Süngerci Aksona Mehmet Ağabey geliyor. O, şimdi yanımızda olsa. “İyi ki de şu koca deryaların çağrısına kulak verip buraya yönelmişiz” derdi. Bir gün onun kadar büyük denizci olabilecek miyiz acaba? Dalgaların frekansı çok sık olmamakla birlikte bizi korkutuyor. Yine de dönmek yok. Ada da gittikçe yaklaşıyor. Aklımıza, geçen sene boyunca Türkiye’den Yunanistan’a kaçmaya çalışan çoğunluğu Suriyeli göçmenler geliyor. Bu zor sularda uyduruk botlarla ve sahte can yelekleriyle yüzlerce insan öldü. Burnumuzun dibindeydiler, bir şey yapamadık. Bunları düşünürken kendi ikiyüzlülüğümüzden utanıyoruz. Adanın şekli ince, uzun, uçak kanadı gibi bombeli. Karşıdan gelen rüzgâr adaya çarpıp hızlanıyor ve bize sürekli direnç gösteriyor. Ayrıca dalgalar da her iniş çıkışımızda teknenin gövdesine çarpıp bizi yavaşlatıyor.
Morto koyunun ardından Seddül Bahir koyuna ulaşıyoruz. Artık Ege denizi önümüzde masmavi parıldıyor. Biz kıyıya çok yakın gidiyoruz. Marinadaki Cem Bey öyle tavsiye etmişti. Karşıdan gelen bir iki tekne de kıyıya çok yakın geliyorlar. Biz onlara yol vermek zorunda kalıyoruz. Sonunda Çanakkale Boğazından çıkıyoruz. Gökçeada tüm heybetiyle karşımızda. Sanki haritalarda daha uzak duruyordu. Rüzgâr tam karşımızdan geliyor. Dalga da öyle. Ortalama 1metreyi bulan dalga var. Rüzgâr saatte 8- 10 mil hızında. Sancak yapıp kıyıya paralel yukarı gidemiyoruz çünkü dalganın yandan gelmesi bizi çok zorlar. Mecburen karar değiştirip doğrudan adaya doğru dalgaların üzerinden aşarak gitmeye başlıyoruz.

Marine Traffic uygulamasında Ekim
Ne olur ne olmaz can yeleklerimiz giyiyoruz. Böylece maceralı yolculuğumuz daha yeni başlıyor. Dalgaların üzerinden atlaya zıplaya rüzgâra karşı motor 2400 devirde gidiyoruz. Hızımız 5-6 knot civarı. Ada 15 mil uzakta görünüyor. Ama biz Adanın kuzeyine çıkacağız O nedenle adanın doğu yakasını dolanıp, kuzeydeki Kaleköy’e gideceğiz. Güneş, rüzgâr ve Egenin koca dalgaları. Aklımıza Bodrumdaki dostumuz Süngerci Aksona Mehmet Ağabey geliyor. O, şimdi yanımızda olsa. “İyi ki de şu koca deryaların çağrısına kulak verip buraya yönelmişiz” derdi. Bir gün onun kadar büyük denizci olabilecek miyiz acaba? Dalgaların frekansı çok sık olmamakla birlikte bizi korkutuyor. Yine de dönmek yok. Ada da gittikçe yaklaşıyor. Aklımıza, geçen sene boyunca Türkiye’den Yunanistan’a kaçmaya çalışan çoğunluğu Suriyeli göçmenler geliyor. Bu zor sularda uyduruk botlarla ve sahte can yelekleriyle yüzlerce insan öldü. Burnumuzun dibindeydiler, bir şey yapamadık. Bunları düşünürken kendi ikiyüzlülüğümüzden utanıyoruz. Adanın şekli ince, uzun, uçak kanadı gibi bombeli. Karşıdan gelen rüzgâr adaya çarpıp hızlanıyor ve bize sürekli direnç gösteriyor. Ayrıca dalgalar da her iniş çıkışımızda teknenin gövdesine çarpıp bizi yavaşlatıyor.
Anneme Gökçeada’ya gittiğimi
söylemeyin. O, beni okyanusta sanıyor.
Yaklaşık 3 saatte adanın güney
doğusundaki Aydıncık Burnuna geliyoruz. Ama burada rüzgâra ve karşıdan gelen
dalgalara ek olarak bize doğru gelen bir akıntı olduğunu hissediyorum. Sanki
yarım saattir Aydıncık Burnunu geçemedik de yerimizde sayıyormuşuz gibi. Yolun
ilk yarısındaki neşemiz artık kalmadı. İçimden keşke gelmeseydik demeye
başladım. Motorda en ufak bir problem olsa gerisin geriye yelkenle dönmek
zorunda kalacağız. Saat çok geç olacak. Gece seyri deneyimimiz yok. Çok zor bir
seyir değil ama buraya kadar gelmek için harcadığımız emeğe yazık olacak. En sonunda” iyi düşünelim iyi olsun”
diyoruz. Gerçek hızımızı bir türlü
çözemedim. Uydudan gördüğümüz hızla bizim hızımız arasında kesinlikle büyük
fark var. Ben motor devrini 2600’lere getiriyorum. Motoru çok zorlamak da
istemiyorum. Ama sonunda sanki biraz ilerledik. Sancağımızda Kabatepe'den Gökçeada’ya
gelen feribotun aheste aheste Kuzu Limanına girişini seyrediyoruz. Kuzu limanı,
çok iyi saklanmış ince uzun bir koy . Limanın içini görebilmek için denizden koyun hizasına kadar gelmeyi beklemek
zorunda kalıyorsunuz. Burnu geçip kuzeye doğru sonra da batıya doğru gidiyoruz.
Biz ne tarafa dönersek rüzgâr yine karşımızdan geliyor. Bu kadar zorlanmaya rağmen saatler hızlı
geçiyormuş gibi. Saat 19.00 oldu. Biz daha Kaleköy’ü göremedik derken en sonunda iskele
baş omuzlukta tepede Türk bayrağını görüyoruz. Akşam karanlık olmadan buraya
bağlanabilirsek harika olur. Bilmediğimiz bir yere yanaşmak her zaman zor. Ben
Aydıncık Burnundan sonra her ihtimale karşı yakıt ikmali yapıyorum. Neyse ki çok
harcamamışız. Depo çabuk tamamlanıyor. Kaleköy’e
girerken Navionicsten derinliğe bakıyoruz. Liman girişinde biraz sığlık var. Her
limanın ve marinanın girişinde iki fener olur sağda sancak feneri yeşil renk.
Solda iskele feneri kırmızıdır. Bir marinaya girerken sancak fenerine yakın
girersiniz çünkü trafik sağdan işler. Ama Navionicse göre sancak feneri tarafı
biraz sığ. Biz de kontrollü şekilde iskele fenerine yakın giriyoruz. Dümende
Ece var. Ben yine usturmaçaları indiriyorum. Ersin korsanın dediğine göre
iskele geniş olduğundan bordadan yani yandan yanaşabiliriz. Gerçekten barınağa
girince sağ taraftaki iskelede sadece bir kaç motor yat görüyoruz. Biz de
onların arkasına bir yere bordalayacağız Ekimi. Kıyıda bizi bekleyen bir adam
var. Eliyle işaret ediyor. Biz de onun işaret ettiği yere yaklaşıyoruz. İçerde rüzgârın
etkisi azaldı. Burası o kadar korunaklı bir liman ki mendireğe ilave olarak 3
metrelik kalın duvarlar örmüşler. Ecenin usta manevraları ile kolayca yanaşıyoruz.
Barınak sorumlusu Ahmet Bey bize yardımcı oluyor elektrik ve su var. Bunlar
için 5TL fark ödeyerek günlük toplam 40 TL bağlanması parası vereceğiz. İlk
günün ücretini peşin veriyoruz. Ahmet Bey eski model gri Mercedes arabasına
binip gidiyor. Ben her ihtimale karşı cep telefonu numarasını alıyorum. Saat 20.00
olmuş. Aç ve yorgunuz. Adaya ulaştığımızı zelloya ve sevdiklerimize haber
veriyoruz. Arkadaşım Songül’e de haber veriyoruz. Onlar da sabah adada
olacaklar.
Gökçeada'yı yakından görmek harika. Yıldız Koyuna yaklaşırken
Kendimize geldikten sonra erimeye
yüz tutmuş donmuş köfteleri tavaya atıyoruz. Makarnamız ve zeytinyağlı
patlıcanımız da var. Yemek bizi kendimize getiriyor. Akşam olunca mendirekte
gençler gezmeye başlıyor. Aslında şu an nasıl bir yerde olduğumuza dair bir
fikrimiz de yok. Bir anda bu kadar kalabalık görmeyi beklemiyorum. Bir saat önce
kıyıda kimseler yoktu. Trafik polisinin araç plakası anonslarını duyunca “bu
adam niye bu ıssız yerde anons yapıyor ki” demiştim. Meğer burası Adanın balık
restaurantlarının ve barlarının olduğu en gözde eğlence bölgelerinden
birisiymiş. Zaman biraz daha ilerledikçe canlı müzik sesleri kulaklarımıza
ulaşıyor. Kıyıda insan kalabalığı görüyoruz. Daha önce burada kalan Ersin Korsan
buranın çok ucuz olmadığı konusunda bizi uyarmıştı. O da Sandal Restaurant
isimli bir mekâna gidiyormuş. Korsanlara %20 indirim yapacaklar demişti. Neyse
biz bu akşam doyduk. Birazdan çıkar biraz dolaşırız. Bölgeyi keşfederiz.
Kaleköy Barınak
Saat 23’e kadar tekneden çıkmıyoruz.
Sonra yürüyerek mendirekten çıkıp kalabalığa giriyoruz. Sağlı sollu bir sürü
ufak tezgâh var. Hediyelik eşya cenneti. Sonra restaurant ve barlar başlıyor. Hepsi
de kalabalık. Solda bir dalış kulübü standı görüyoruz. Gökçeada Dalış Merkezi.
Bir genç kız bekliyor. Dalış için yarın müsait değiller. Acemi dalıcıları
daldıracaklarmış. Pazartesi olur diyor. Tamam diyoruz. Gelmeden önce Ece, Gökçeada
dalış imkânlarını araştırırken burada Kaleköy’e çok yakın bir yerde milli park
yapılan bir dalış sahası olduğunu öğrenmişti. Burada su altı canlı
çeşitliliğinin zengin olduğunu okumuştuk. Dalış için kıyıdan botla bölgeye
gidip üçerli beşerli grupları suya indiriyorlarmış.
Restaurantların bazılarında canlı
müzik var. Her yer insan kaynıyor. Biz anayola kadar ilerliyoruz. Birazdan sağ
tarafımızda limanın bittiği yerde bir nizamiye girişi görüyoruz. Burası askeri
bir tatil tesisiymiş. Daha ileride boş bir arsanın kenarında bir kokoreç tezgâhı
görünce sanki 2 saat önce yemek yememişiz gibi birbirimize bakıyoruz. 100 metre
sonra da bir otobüs durağı ve bekleyen bir kaç gence rastlıyoruz. Buradan
merkeze yarım saatte bir midibüs varmış. Yaz sezonu olduğu için gece 01.00’e kadar seferler devam ediyormuş. Tam ve yarım
saatlerde merkezden kalkan midibüsler, ring sefer yapıyorlarmış. Sabah buradan
merkeze gidebiliriz. Restaurantların olduğu yerde akşam saat 20 ile 24 arası araç girişi yasak. O nedenle
dışarısı araba kaynıyor. Yukarıda kalenin etrafında beş altı tane otel var. Bu
araçlar, o otellerde kalanların ve gecelik yemek ve eğlenceye gelenlerin
arabaları herhalde. Dönüşe geçip
kokoreççiye uğruyoruz. Burada birer çeyrek kokoreç yiyip, ayran içiyoruz.
Kokoreç lezzetli gerçekten. Kokoreç ustası da
gençten bir arkadaş. İlginç bir şapka da takmış. Kömürde yaptığı kokoreçleri
eşi servis ediyor. Artık tekneye dönme vakti geldi. Gidip uyumak dinlenmek
lazım. Bu yorucu günün sonunda nihayet buraya kadar gelmek çok güzel. Ama hala
buradan nasıl döneceğimizi kara kara düşünüyoruz. Başlangıçta buralara
geleceğimizi bile hayal edememiştik. Artık burası son durak. Hava durumuna göre
Salı sabahı geri dönüşe geçsek iyi olur.
5. Gün Gökçeada Bizim
Pazar sabahı yine sabah 8:30
civarı uyanıyoruz. Teknede kahvaltı için imkânlarımız mevcut. Ece kahvaltıyı
yavaştan hazırlarken, ben de masayı havuzluğa kuruyorum. 15-20 dakika sonra
kahvaltıya oturuyoruz. Bu arada Liman girişinden önce sancak tarafında yarım kalmış bir otel inşaatı fark ediyorum dün dikkat etmemişim. Her yeri çirkinleştirmekte üstümüze yok. Biz kahvaltı yaparken arkamıza bir motor yat yanaşıyor.
Ben hemen çıkıp bağlanmalarına yardımcı oluyorum. Teknenin kaptanıyla ayaküstü
sohbet edip kahvaltıya dönüyorum. Havuzlukta keyif yapıyoruz. O sırada Songül
arıyor. Onlar da adaya gelmişler. Altan Hocanın evindelermiş”. Ev uzun süredir
kapalı olduğu için biraz toparlamamız lazım” diyor. Öğlene doğru merkezde
buluşacağız. Gelip almayı teklif ettiler ama biz kendimiz gideriz dedik.
Kahvaltı sonrası kahve keyfi de yapıyoruz. Kahve içerken konuştuğumuz, Ecenin abisi Kaan,
bize orada Bandırmalı bir arkadaşının olduğunu söylüyor. Eski Bandırmaspor ve
Fenerbahçeli futbolcu Seracettin Kırklar'ın oğlu İskender Beymiş. Aydıncık
plajında Seyir Defteri isimli bir restaurantı varmış. İskender beyin telefonunu
internetten bulup arıyoruz. Bizi seyir defterine davet ediyor. Fırsat bulursak
gün içinde uğramak istediğimizi söylüyoruz. Dünün yorgunluğu geçti. Sadece
dudaklarımız enfeksiyon olmuş biraz ateş yapıyor. Bende bir sürü uçuk var. Çanakkale’den
bepanten krem almıştık ama fayda etmedi. Adadan da ilaç almak lazım. Kollarımın
iç tarafı bile yanmış soyulmaya başlıyor. Bir ara çıkıp tur atıyorum. Yeni
gelen motor yatın kaptanıyla sohbet ediyoruz. Onlar da Gelibolu’dan gelmişler.
Tekne sahibi ve eşiyle birlikte 3 kişiler. “Patron Gelibolu’daki tersanenin
sahibi” diyor. Daha önce Yeşilköy Barınakta da kalmış bizim kaptan.
Saat 12 civarı Songüllerle
buluşmak için Ekim’İ kapatıp limandan çıkıyoruz. Durağa doğru yürüyoruz.
Durakta yaşlı bir hanım var. Bizi merkeze götürecek midibüsü beklerken
hanımefendiyle sohbet ediyoruz. Eşinin kalede moteli varmış. Ona yardım için İstanbul’dan
gelmiş. “Bugün de Pazar var, oraya gidiyorum” diyor. Biz midibüsü beklerken
durakta bir jip duruyor. Önde yolcu koltuğundaki hanımefendi bizi merkeze bırakmayı
teklif ediyor. Biz de kabul edip biniyoruz ama diğer hanımefendi gelmiyor.
Yolda sohbet ederken bizi alan çiftin de kalede butik oteli olduğunu öğreniyoruz.
Belki de diğer hanımefendi o nedenle gelmedi. Merkeze kadar biraz sohbet imkânı
buluyoruz. Onlar da 6 yıl önce her şeyi bırakıp İstanbul’dan gelmişler. Burada
mutlu oldukları belli. Bizi merkezde ana meydanda bırakıyorlar. Songül bize Meydani
Pastanesine gelmemizi söylemişti. Pastane de bu meydanda zaten. Ece hemen
karadut şerbeti söyleyelim diyor. Ben de çok severim. 2 karadut sipariş
ediyoruz. Şerbetler buz gibi ve çok lezzetli. Bu sıcak havada ilaç gibi geldi.
Bu pastanenin meşhur Efi badem kurabiyesini duymuştuk ama şu an canımız istemiyor.
Birazdan Songül ve Altan Hoca
geliyorlar. Gidip arabayı alıp hemen geleceklerini söylüyorlar. 10 dakika sonra
arabada seyahat halinde buluyoruz kendimizi. Altan Hoca 3 senedir burada ve çok
iyi bir rehber. Adayı anlatmaya başlıyor. Gökçeada 23 km. uzunluğunda 11 km
eninde. Türkiye’nin en büyük adası. Kendi içinde barajı var. 9000 nüfus var.
Üçte biri Rumlarmış. Ada da 12 köy var. Rumlar daha çok kırsal kesime dağılmışlar.
Zeytinli, Bademli, Kaleköy, Tepeköy, Uğurlu gibi köyler Rumların yoğun yaşadığı yerler.
Adanın çok güzel bir haritası tekneyle konaklanacak yerler de belirtilmiş.
Adada bir havalimanı açılmış 1 sene kadar açık
kalmış. Sonra aniden siyasi nedenlerle kapatmışlar. Hala 25-30 çalışanı varmış
çalışmayan havalimanının. İşte ülkemizin ilginç hali. Kayınvalidemin yeğeni
Çiğdemin adada beden öğretmeni olduğunu tanıyıp tanımadıklarını sorunca Altan
Hoca “Aaaa bizim Çiko!" demez mi. Hemen telefonla Çiğdem'i arıyor ve Ece'yle görüştürüyor.
Ece de Çiğdem'le çok samimi bir görüşme yapıyor. Gündüz işleri varmış, akşam bizim yanımıza
geleceklerini söylüyor. Ayrıca annesi Kadriye Teyzeler de adadalarmış. Bir anda
buradaki çevremiz hatırı sayılır şekilde genişliyor. Bugün önce Songül’le ortak eski iş arkadaşımız
Adaletlere gidiyoruz. İngiliz eşi Kevin ve annesi Nuran Teyze'yle bizi
karşılıyorlar. Ufak kızları Sofi Hazel, sapsarı çok tatlı bir çocuk. Bir yandan
sohbet edip bir yandan Hazel’le oynuyoruz. Evleri çok güzel bir bahçeye sahip.
Babası Hayrettin amca dışarıdaymış. Bizi daha sonra
oğlak güveç yemeye beklediklerini söylüyorlar. Daha fazla rahatsız etmeyelim
diyerek onlardan ayrılıyoruz. Songüller bize önce zeytinli köyünü gezdirecekler.
Burada meşhur "Madam'ın Dibek Kahvesi" varmış. Zeytinli Köyü'ne kaç dakikada geldik
bilmiyorum çünkü yol boyu sohbet ettik. Köyde uygun bir park yeri bulduktan
sonra eski Rum evleriyle çevrelenmiş sokaklarda gezinip fotoğraflar çekiyoruz.
Zeytinli Köyü Hatırası
Rumlar yabancılara veya Türklere ev satmadığı için burası onların kalesi gibi.
Ama çok sayıda cafe ve dükkân var bunlar da Türklere kiralanmış. Herkes kardeş
kardeş yaşıyor. Evlerin mimarisi birbirine benziyor. Sokaklarda hep bizim gibi
turistler var. Yerli halk ortada yok. Köyün içinde tatlı bir yokuş var. Önce
yukarılara doğru çıkıp sonra aşağıya doğru iniyoruz. Daracık sokaklarda zamanda yolculuk yapmış
gibi yürüyoruz. Altan Hoca bize erik topluyor.
Sonunda Madam’ın Yeri’ne geliyoruz. Burası çok güzel manzarası olan ve genişçe terasla çevrelenmiş bir cafe. Ece, muhallebileri görünce kahveden önce muhallebi yemek istiyor. Sakızlı muhallebi henüz masaya gelmeden sakızın kokusunu duyuyoruz. Mekanın sahibi bir Rum ailesi. Altan Hoca’yı tanıyorlar zaten. Çok kibar insanlar. Muhallebiden ben de tadıyorum ama oldum olası çok sevmediğim bu tatlıdan bir kaç kaşık almakla yetiniyorum. Sonra muhteşem kahvelerimiz geliyor. Sohbet eşliğinde içiyoruz. Altan Hoca hesabı ödedikten sonra oradan ayrılıp arabaya biniyoruz.
Zeytinli Köyü
Şimdiki hedefimiz adanın güneyindeki Laz Koyu denilen bir plaj. 50’li yıllarda altı yedi eylül olaylarından sonra Karadeniz’den ve Doğu Anadolu'dan bir grup insan, hükümet tarafından adaya getirilmiş. Buradaki Rum hâkimiyetini kırmak için zorunlu bir göç olmuş bu durum. Neredeyse 50 yıldır adada Türklerin sayıca üstün gelmesi sağlanmış. Laz koyu da adını bu göçten sonra almış. Yerleşimin olmadığı çok temiz ve korunaklı bir koy. Sadece ufak bir restaurantı var. Pazar günü olduğu için epey kalabalık. Çok sayıda arabanın arasında boş bir yer buluyoruz. Altan Hoca burada bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı bize rehberiniz çok iyi diyor. Biz zaten anlamışız. Beraberce plaja iniyoruz ve hemen denize giriyoruz. Serinleyip çıkıyoruz. Bir kişi hariç, tabi ki Ece. Su kuşu Ece, bir buçuk saat kadar suda kalıyor. Biz de sohbet ediyoruz. Sonra bira alıyoruz. Bir bira 13 TL başka bir yer olmadığı için mecburen alıyoruz. Etrafımızda herkes araba termoslarıyla gelmiş. Kendi yiyecek içeceklerini getirmişler. Biz zaten bir kaç saatliğine geldiğimiz için idare ediyoruz. Sonra tekrar denize girip çıkıyoruz. Toparlanıp arabaya dönüyoruz.
Laz Koyu
Dönüşte Aydıncık koyuna nam-ı diğer Kefalos Koyu'na gidiyoruz. Aydıncık Koyu’nun hemen yanında bir tuz gölü var. Buranın çamurunda insanlar şifa bulmaya geliyormuş. Ancak bu mevsimde kuruduğu için mi bilmiyorum bir takım mikroplar ürüyormuş. Geçenlerde epey insan, deri hastalıklarına yakalanmış. Yaz mevsiminde gölden kötü kokular da geliyor. Aydıncık Koyu, sörfçülerin favori mekânlarından birisiymiş. Bir kaç tane sörf kulübü var. Bulgaristan’dan hatırı sayılır miktarda turist buraya sörf yapmaya geliyormuş. Seyir defterini buluyoruz. Hem iç tarafta hem de sahilde ayrı yerleri var. İskender Bey sahildeki restauranttaymış. Oraya doğru gidince masada arkadaşlarıyla bira içerken buluyoruz kendisini. İskender Bey, uzun boyu ve iri cüssesiyle sevimli birisi. Siması ve konuşması Bandırma’lı olduğunu haykırıyor. Bizimle çok ilgileniyor. Çok uzun zamandır buradaymış. Artık adalı olmuş. Bandırma’yla bağları kopmamış. Ece'nin abisi Kaan'ın eski arkadaşı. O da denize meraklı. Botu tamirde olduğundan bir haftadır zıpkınla avlanmaya gidemiyormuş. “Zıpkınla ya da oltayla avladığım balıkları restaurantta pişirip, servis ediyorum” diyor. Bir şeyler ikram etmek istiyor ama biz teşekkür ediyoruz. Eğer birkaç gün daha kalırsak bir gün müşteri olarak geliriz diyoruz. Tekneyle adada demirleyecek çok fazla yer yokmuş. Derinlik ve hava şartları her zaman uygun olmuyormuş. Ama kendi restaurantının önüne çoğu zaman demir atılabileceğini söylüyor. Arzu ederseniz gelirsiniz, yardımcı oluruz diye ekliyor. On beş dakikalık sohbetten sonra kalkıyoruz. Bir isteğiniz olursa 24 saat arayın diyor. Sağ olsun çok iyi birisi. Saat 18.00 olmuş neredeyse. Şimdi geldiğimiz yoldan geri döneceğiz. Songüller bizi Kale köye bırakıp eve dönecek ve akşam yemeği için hazırlanacaklar. Sonra Yakamoz isimli bir restaurantta yemek yiyeceğiz. Kaleköy’ün sahildeki restaurantları biraz kazıkmış. Yakamoz tanıdıkmış. Çok da iyiymiş. Kabul ediyoruz. Kaleköy’e gidince Altan Hoca önce yukarıya kaleye çıkalım diyor. Arabayı dar sokaklardan birisine park edip kaleye çıkıyoruz. Aşağıda Ege Denizi çok güzel görünüyor.
Güneşin batışı ve Semadirek adası
Gözlerim Mustafa Korsanın teknesi Baba Tuncay'ı arıyor. Bu sabah Çanakkale’den yola çıkacaklardı. Ve işte karşıdalar. Bütün yelkenleri açık. Rüzgârda yan yatmış süzülen bir gelin gibi.
Baba Tunca Geliyor
Ben zellodan anons edince Mustafa korsan karşılık veriyor. Onlara tepede olduğumuzu söylüyorum. “bayrağın oradaki sen misin?” diyor Mustafa ağabey. Ben de heyecanla “evet “ diyorum. Meğer o da beni kandırmış. “Şaka yaptım nasıl göreyim” diyor. Güzel bir şaka. Hakkını vermek lazım. Ben oradan onların fotoğraflarını çekiyorum. Videoya da çekiyorum. Kendi fotoğraflarımızı da çekiyoruz.
Altan Hoca ve Songül'le birlikte
Kalede açılmış bir gediğin önünde de fotoğraf çekiyoruz. Ben yerden bulduğum bir taşı gediğe koyarak biraz geyik muhabbeti yapıyorum.
O sırada Mustafa korsanlar barınağa girmek üzereler. Biz de aşağıya inip onların yanaşmalarına yardım edelim diyoruz. Arabayla aşağı iniyoruz. İnerken kalenin orada yukarı çıkan arabaların çokluğu nedeniyle trafik sıkışıyor. Dar bir yerden geçmeye çalışırken ben de arka camı açıp direksiyondaki Songül’e yardımcı olmaya çalışıyorum. Yanımızdaki park etmiş arabaya çok yaklaşıyoruz. Tam yanından geçerken ben kaç gündür teknelerden edindiğim alışkanlıkla, yandaki arabayı elimle itmeye çalışıyorum. Kimse fark etmiyor yaptığım komikliği. Ben dayanamayıp, kendi kendimi ispiyonlayarak yaptığım komikliği onlara da anlatıyorum. Arabayı itmeye çalışmam, herkesi güldürüyor. Aşağıda sahil trafiğe kapatıldığı için Songüller bizi yolun başında bırakıp hazırlanmak için eve gidiyorlar. Biz hızlı adımlarla limana gidiyoruz. Mendireğe ulaştığımızda Mustafa Korsan da yanaşmaya çalışıyor. Ekim’in arkası dolu olduğu için onlar iskelenin en sonuna yanaşacaklar ama acayip rüzgâr var. Bir balıkçı onlara yardımcı olmak istiyor, talimatlar veriyor. Ama onlar da derinlikten şüphelendikleri için tereddüt ediyorlar. Sonunda balıkçı onları ikna ediyor ve yanaşıyorlar. Biz de kısa sürede onları bağlıyoruz. Mustafa ağabeyle ilk defa karşılaşıyoruz ama o kadar samimi birisi ki hemen tokalaşıp öpüşüyoruz. Elektrik bağlamalarına da yardım ediyorum. Sonra yemeğe gideceğimiz için müsaade istiyorum. Onları da Yakamoza davet ediyorum.
Sonunda Madam’ın Yeri’ne geliyoruz. Burası çok güzel manzarası olan ve genişçe terasla çevrelenmiş bir cafe. Ece, muhallebileri görünce kahveden önce muhallebi yemek istiyor. Sakızlı muhallebi henüz masaya gelmeden sakızın kokusunu duyuyoruz. Mekanın sahibi bir Rum ailesi. Altan Hoca’yı tanıyorlar zaten. Çok kibar insanlar. Muhallebiden ben de tadıyorum ama oldum olası çok sevmediğim bu tatlıdan bir kaç kaşık almakla yetiniyorum. Sonra muhteşem kahvelerimiz geliyor. Sohbet eşliğinde içiyoruz. Altan Hoca hesabı ödedikten sonra oradan ayrılıp arabaya biniyoruz.
Zeytinli Köyü
Şimdiki hedefimiz adanın güneyindeki Laz Koyu denilen bir plaj. 50’li yıllarda altı yedi eylül olaylarından sonra Karadeniz’den ve Doğu Anadolu'dan bir grup insan, hükümet tarafından adaya getirilmiş. Buradaki Rum hâkimiyetini kırmak için zorunlu bir göç olmuş bu durum. Neredeyse 50 yıldır adada Türklerin sayıca üstün gelmesi sağlanmış. Laz koyu da adını bu göçten sonra almış. Yerleşimin olmadığı çok temiz ve korunaklı bir koy. Sadece ufak bir restaurantı var. Pazar günü olduğu için epey kalabalık. Çok sayıda arabanın arasında boş bir yer buluyoruz. Altan Hoca burada bir arkadaşına rastlıyor. Arkadaşı bize rehberiniz çok iyi diyor. Biz zaten anlamışız. Beraberce plaja iniyoruz ve hemen denize giriyoruz. Serinleyip çıkıyoruz. Bir kişi hariç, tabi ki Ece. Su kuşu Ece, bir buçuk saat kadar suda kalıyor. Biz de sohbet ediyoruz. Sonra bira alıyoruz. Bir bira 13 TL başka bir yer olmadığı için mecburen alıyoruz. Etrafımızda herkes araba termoslarıyla gelmiş. Kendi yiyecek içeceklerini getirmişler. Biz zaten bir kaç saatliğine geldiğimiz için idare ediyoruz. Sonra tekrar denize girip çıkıyoruz. Toparlanıp arabaya dönüyoruz.
Laz Koyu
Dönüşte Aydıncık koyuna nam-ı diğer Kefalos Koyu'na gidiyoruz. Aydıncık Koyu’nun hemen yanında bir tuz gölü var. Buranın çamurunda insanlar şifa bulmaya geliyormuş. Ancak bu mevsimde kuruduğu için mi bilmiyorum bir takım mikroplar ürüyormuş. Geçenlerde epey insan, deri hastalıklarına yakalanmış. Yaz mevsiminde gölden kötü kokular da geliyor. Aydıncık Koyu, sörfçülerin favori mekânlarından birisiymiş. Bir kaç tane sörf kulübü var. Bulgaristan’dan hatırı sayılır miktarda turist buraya sörf yapmaya geliyormuş. Seyir defterini buluyoruz. Hem iç tarafta hem de sahilde ayrı yerleri var. İskender Bey sahildeki restauranttaymış. Oraya doğru gidince masada arkadaşlarıyla bira içerken buluyoruz kendisini. İskender Bey, uzun boyu ve iri cüssesiyle sevimli birisi. Siması ve konuşması Bandırma’lı olduğunu haykırıyor. Bizimle çok ilgileniyor. Çok uzun zamandır buradaymış. Artık adalı olmuş. Bandırma’yla bağları kopmamış. Ece'nin abisi Kaan'ın eski arkadaşı. O da denize meraklı. Botu tamirde olduğundan bir haftadır zıpkınla avlanmaya gidemiyormuş. “Zıpkınla ya da oltayla avladığım balıkları restaurantta pişirip, servis ediyorum” diyor. Bir şeyler ikram etmek istiyor ama biz teşekkür ediyoruz. Eğer birkaç gün daha kalırsak bir gün müşteri olarak geliriz diyoruz. Tekneyle adada demirleyecek çok fazla yer yokmuş. Derinlik ve hava şartları her zaman uygun olmuyormuş. Ama kendi restaurantının önüne çoğu zaman demir atılabileceğini söylüyor. Arzu ederseniz gelirsiniz, yardımcı oluruz diye ekliyor. On beş dakikalık sohbetten sonra kalkıyoruz. Bir isteğiniz olursa 24 saat arayın diyor. Sağ olsun çok iyi birisi. Saat 18.00 olmuş neredeyse. Şimdi geldiğimiz yoldan geri döneceğiz. Songüller bizi Kale köye bırakıp eve dönecek ve akşam yemeği için hazırlanacaklar. Sonra Yakamoz isimli bir restaurantta yemek yiyeceğiz. Kaleköy’ün sahildeki restaurantları biraz kazıkmış. Yakamoz tanıdıkmış. Çok da iyiymiş. Kabul ediyoruz. Kaleköy’e gidince Altan Hoca önce yukarıya kaleye çıkalım diyor. Arabayı dar sokaklardan birisine park edip kaleye çıkıyoruz. Aşağıda Ege Denizi çok güzel görünüyor.
Güneşin batışı ve Semadirek adası
Gözlerim Mustafa Korsanın teknesi Baba Tuncay'ı arıyor. Bu sabah Çanakkale’den yola çıkacaklardı. Ve işte karşıdalar. Bütün yelkenleri açık. Rüzgârda yan yatmış süzülen bir gelin gibi.
Baba Tunca Geliyor
Ben zellodan anons edince Mustafa korsan karşılık veriyor. Onlara tepede olduğumuzu söylüyorum. “bayrağın oradaki sen misin?” diyor Mustafa ağabey. Ben de heyecanla “evet “ diyorum. Meğer o da beni kandırmış. “Şaka yaptım nasıl göreyim” diyor. Güzel bir şaka. Hakkını vermek lazım. Ben oradan onların fotoğraflarını çekiyorum. Videoya da çekiyorum. Kendi fotoğraflarımızı da çekiyoruz.
Altan Hoca ve Songül'le birlikte
Kalede açılmış bir gediğin önünde de fotoğraf çekiyoruz. Ben yerden bulduğum bir taşı gediğe koyarak biraz geyik muhabbeti yapıyorum.
O sırada Mustafa korsanlar barınağa girmek üzereler. Biz de aşağıya inip onların yanaşmalarına yardım edelim diyoruz. Arabayla aşağı iniyoruz. İnerken kalenin orada yukarı çıkan arabaların çokluğu nedeniyle trafik sıkışıyor. Dar bir yerden geçmeye çalışırken ben de arka camı açıp direksiyondaki Songül’e yardımcı olmaya çalışıyorum. Yanımızdaki park etmiş arabaya çok yaklaşıyoruz. Tam yanından geçerken ben kaç gündür teknelerden edindiğim alışkanlıkla, yandaki arabayı elimle itmeye çalışıyorum. Kimse fark etmiyor yaptığım komikliği. Ben dayanamayıp, kendi kendimi ispiyonlayarak yaptığım komikliği onlara da anlatıyorum. Arabayı itmeye çalışmam, herkesi güldürüyor. Aşağıda sahil trafiğe kapatıldığı için Songüller bizi yolun başında bırakıp hazırlanmak için eve gidiyorlar. Biz hızlı adımlarla limana gidiyoruz. Mendireğe ulaştığımızda Mustafa Korsan da yanaşmaya çalışıyor. Ekim’in arkası dolu olduğu için onlar iskelenin en sonuna yanaşacaklar ama acayip rüzgâr var. Bir balıkçı onlara yardımcı olmak istiyor, talimatlar veriyor. Ama onlar da derinlikten şüphelendikleri için tereddüt ediyorlar. Sonunda balıkçı onları ikna ediyor ve yanaşıyorlar. Biz de kısa sürede onları bağlıyoruz. Mustafa ağabeyle ilk defa karşılaşıyoruz ama o kadar samimi birisi ki hemen tokalaşıp öpüşüyoruz. Elektrik bağlamalarına da yardım ediyorum. Sonra yemeğe gideceğimiz için müsaade istiyorum. Onları da Yakamoza davet ediyorum.
Tekneye dönüp hazırlandıktan
sonra Altan Hocalar geliyor. Saat neredeyse 22.00 olmuş. Bu akşam Avrupa kupası
finalinde Fransa Portekiz futbol maçı var. Onlar maç olan bir yer istiyorlar
ama sahilde böyle bir yer yok. Her yerde müzik var. Sonra maçı boş verip Yakamoza
gidiyoruz. (Ertesi gün Portekizin 1-0 kazanarak şampiyon olduğunu öğrendik). Burası çok güzel bir restaurant. Tepede deniz manzaralı terasta
masamıza oturuyoruz. Rakımız ve soğuk mezelerimiz geliyor. Mezeler taze ve
lezzetli. Kavun - peynir standart. Ara sıcak olarak kalamar söylüyoruz. Izgara
kalamar halka şeklinde geliyor ama çok lezzetli. Sohbet harika. Yakamozun
sahibi Atatürkçü Düşünce Derneği Gökçeada Şubesi Başkanıymış. Yakamoz'u Oğluyla birlikte işletiyorlar. Temiz bir mekan. Servis çok iyi. Sadece müzikler biraz demode.
Yakamoz Restaurant
Yakamoz Restaurant
Yemekler, mezeler biterken az önce
Altan hoca ile seçtiğimiz büyük levrek balığı, ızgara formunda masaya
geliyor. Hemen ardından Kuzen Çiğdem ve
erkek arkadaşı Murat, masamıza teşrif ediyorlar. Samimi kucaklaşmalarla
birlikte onlar da sohbetin içindeler. Sanki yıllardır tanışıyor gibiyiz. Murat
biraz daha çekingen çok efendi birisi. Kısa sürede o da ben de çekingenliğimizi
atıyoruz. Adadan, kendilerinden bahsediyorlar. Murat aslen Gelibolu'lu bir
aileden. 70’li yıllarda O henüz
doğmamışken babası adaya göç etmiş. Burada zeytinlikleri var Çiğdem’in de ön
ayak olmasıyla 40-50 tane keçi almışlar. Bir sürü tavukları da varmış. Hem
zeytincilikle hem de hayvancılıkla uğraşıyorlar. Aynı zamanda avcılığa da
meraklı. 2 tane çok güzel köpeği varmış. Çiğdem 2 senedir adadaymış. Tüm bunlara
ek olarak Murat Gökçeada Belediyesi'nde çalışıyor. İkisi de çalışkan
gençler. Gece saat 01’e kadar sohbet ediyoruz. Restaurant sahibi, Murat'ı da Altan
Hoca'yı da tanıdığı için sağ olsunlar bizi sabırla bekliyorlar. Sonunda hesabı
ödeyip kalkıyoruz. Bizi tekneye kadar bırakıyorlar. Yolda dondurma da
ısmarlıyorlar. Yarın sabah Altan hocalar bizi meşhur bir kahvaltıcıya davet
ediyorlar. Oradan Çiğdemlerin evine gideceğiz. Akşam da Altan Hoca, bize özel
tokat kebabı yapacak. Nasıl yoğun bir program bu yahu?
Yorgun argın yataklarımızı yapıyoruz.
Kısa bir süre Mustafa ağabeylerin yanına uğruyorum. Birlikte hava durumuna bakıyoruz.
Yarın hava çok yüksek olacak görünüyor. Tekneyle barınaktan çıkılmaz diye karar
veriyoruz. Onlar da Adayı gezebileceklerini ya da dinleneceklerini söylüyorlar.
Mustafa ağabey kolumdaki güneş yanıklarını görünce bana bundan sonra uzun kollu beyaz keten bir gömlek giymemi tavsiye ediyor. Kendisi uzun yolda böyle giyiniyormuş. Gerçekten çok iyi bir tavsiye. O kadar koruyucu krem kullandık ama fayda etmedi. İyi geceler diyerek ayrılıyorum. Ekim’e dönüp yatıyorum. Ece, çoktan uykuya
dalmış. Mendirekte gençler gitar çalıp şarkı söylüyorlar. Ama benim dinleyecek
halim kalmamış. Hızlı bir gün oldu. Uykuya dalışım da aynı hızda gerçekleşiyor.
6 . Gün 11 Temmuz 2016 Pazartesi
Sabah yine erken kalkıyoruz.
Temiz bir uyku çekmişiz. 8.30 gibi Songül
arıyor. Yarım saate geleceğiz diyor. Biz de yavaş yavaş hazırlanıp yürümeye
başlıyoruz. Mendirekten çıktıktan sonra karşıda arabayı görüyoruz. Gideceğimiz
yer, Mustafa'nın Kayfesi isimli bir mekân. Kahvaltısı çok lezizmiş. Buraya Adaletler
de gelecek.
Mustafa'nın Kayfesi, Kaleköy'e
ismini veren kalenin arka tarafında bir yere düşüyor. Ağaçların altında
dağılmış masalardan gölgede olan bir tanesini seçiyoruz. Aynı zamanda güzel bir
manzaraya tepeden bakıyoruz. Biraz sonra zengin kahvaltımız soframıza geliyor.
Hangisinden yiyeceğimizi şaşırdığımız bir çeşitlilik var. Ortaya getirdikleri
domates ve salatalıklara bayılıyorum. Salatalıklar kabuklarıyla gelmiş. O kadar
doğal ki yıllardır bir salatalıktan bu kadar lezzet almamıştım. Kabuktan
yayılan o acımtırak tadı çocukluğumdan beri unutmuşum neredeyse. Akşam sağlam
yemek yememize rağmen kurt gibi acıkmışız. Kahvaltımızı bitirirken Adalet ve Kevin,
kızları Hazelle geliyorlar. Onlar kahvaltı yapmışlar. Birlikte kahve içiyoruz.
Uzun süre sohbet ediyoruz. Kevin’ın bacakları sivrisinek yaraları ile dolu.
Alışık olmadığı için alerji yapmış. Benim dudaklarımdaki uçuklar da davul gibi
olmuş zonkluyor. İki gazi iyi anlaşıyoruz. Ona sivrisineklerin kan grubuna göre
insan seçtiklerini anlatıyorum. İlk defa duymuş. Mustafa'nın Kayfesinde iki
saat kadar kalıyoruz. Saat öğlen olmuş. Altan Hoca, Mustafa'nın Aydın'lı
olduğunu söylemişti. Park yerinde de Aydın plakalı bir araba görmüştüm. Buradan
ayrılmadan önce yanına gidiyorum. Aydınlı olan ben değilim eşim diyor. Eşi
ortalarda yok. Ama kayınvalidesi ve eşinin kardeşi oradalarmış. Beni Onlarla
tanıştırıyor. Kayınvalide jeofizik mühendisiymiş. Aydın bölgesinde dolaşmadığı
köy bucak kalmamış. Dedemin köyü Şahnalı’nı iyi biliyor. Kendisi de Ankara’da
bizim okuduğumuz fen fakültesinden mezun. Aslen Erzincanlıymış ama artık
Aydınlı olmuş. Yanında oturan kızı da ODTÜ’yü bitirmiş. Hemşerilerimle ayaküstü
biraz daha sohbet etmek istiyorum ama bizimkiler otoparkta beni bekliyorlar.
Hesabı Altan hoca ödemiş. Yine bizi mahcup etti. Şimdiki durağımız Çiğdemlerin
evi. Adaletler buradan ayrılıyorlar. Onlarla akşamüstü kebap partisinde
görüşeceğiz. Parti Murat’la Çiğdemin baraj gölünün üst tarafındaki çiftliklerinde
olacakmış.
Arabaya atlayıp Çiğdemlere
gidiyoruz. Annesi ve Babası ile bizi bekliyor. Kadriye teyze ve eşi emekli albay
Bünyamin Beyle 3-4 sene önce Balıkesir’de kayınpederin evinde tanımıştım. Biz
bir tatil dönüşü Ecenin ailesine uğradığımızda onlar da misafir gelmişlerdi.
Çok hoş sohbet ve cana yakın insanlar. Köyde birlikte birkaç güzel gün
geçirmiştik. Kadriye teyze 4- 5 ay önce
üçüncü kere bel fıtığı ameliyatı geçirmiş. Bu sefer platin takmışlar. Aylardır
hareketleri kısıtlı bir şekilde istirahat ediyormuş. Bizi görünce çok
sevindiler. Önce erik suları geldi sonra Türk kahveleri, sonra baklavalar
darken iki üç saat oturduk burada. Çiğdem, hayvan sevgisiyle dolup taşan birisi
olduğundan evde 3 köpek 2 kedi var. Bunların dışında mahallenin tüm hayvanları
yine onların gözüne bakıyor. Ece de hayvanları çok seviyor. Hele joker isimli teriyere
bayıldı. Sürekli jokerle oyunlar oynadı. Bir ara aşağıya bahçeye indik. Kadriye
teyze oraya domatesler salatalıklar ekmiş. Zaten Bünyamin Bey yaz kış her gün
mutlaka salatalık domatesle kahvaltı yaparmış. Derin sohbetimizin bitmeyeceğini
anlayınca müsaade istedik. Saat 3 gibi oradan ayrılıp Kaleköy’ün komşu koyu
olan Yıldız Koyuna gittik. Burada plaj da olmasına rağmen sol taraftaki
kayalıklara havlumuzu serdik. Deniz çok dalgalıydı. Kayaların üzerine
kondurulmuş bir merdivenden denize girip çıktık. Ece yine uzun uzun yüzdü. 2
saat sonra oradan ayrılırken Songül'ün ayağı kaydı kayaların üstüne düştü.
Ayağını yaraladı. Neredeyse kırık şişelere de çarpmaktan son anda kurtulmuş.
Sahilde şarap ve bira içen sorumsuz insanların attığı şişeler ölümcül tehlike
arz ediyor. Ama plajı işleten restaurant kayalarda oturanlardan para
kazanmadığı için orayı temizlemekle vakit kaybetmiyor. Türkiye gerçekleri. Neyse
ki daha büyük bir yaralanma kırık çıkık oluşmadı. Orada duş alıp Altan hocanın
evine gidiyoruz. Biz dinlenirken Altan hoca tokat kebabının malzemelerini
almaya gidip geliyor. Okuldan arkadaşları Sefa hoca, ablası ve oğluyla geliyor.
Hep beraber yola çıkıyoruz. Muratla Çiğdemin çiftliğine ulaşıyoruz. Burası
harika bir yer. Çiğdem de Murat da bir orada bir burada sürekli bir takım bahçe
işleriyle uğraşıyorlar. Etrafa yayılan keçiler bizi görünce yanımıza geliyorlar.
Hepsi elimdeki ekmek torbasına odaklanıyorlar. En sonunda bana karşı saldırıya
geçiyorlar. Ben resmen kaçmaya başlıyorum. Arkamda 8-10 tane keçi. Ece kahkahalarla
gülüyor. Gül bakalım Ece Hanım.
Sonunda Çiğdem onları ağıla
kapatıyor. İçlerinden bir tanesi tam evcil köpek gibi. Diğerlerinden ayrı
olarak o dışarıda kalıyor. Torpilli. Simsiyah olduğu için adı Zeytin. Ama
kendisine gösterilen hoşgörüyü kötüye kullanıp yaramazlık yaptığı için Çiğdem
onu da boynuzlarından tutarak zorla arkadaşlarının yanına ağıla götürüyor. Bu arazi
epey geniş alana yayılıyor. Zeytin ağaçları çok sağlıklı. Aşağıda gölet
manzarası da müthiş. Eceyle fotoğraflar çekiyoruz. Cennetten bir köşede
gibiyiz. Altan hoca etleri ve sebzeleri
hazırlarken ona yardımcı oluyoruz. O sırada Adaletler geliyor. Babası Hayrettin
amca 12 Eylül öncesi sendika işleriyle uğraşmış. Ecenin babasını da o
dönemlerden tanıyor. Onunla da ortak bir yanımız çıkıyor. Adanın büyüsü çok
ilginç. Buraya gelmeye karar verirken şu ortamın oluşacağını söyleseler
inanmazdık. Şu an burada 15 kişi var ve
herkes birbiriyle sohbet halinde, gırgır şamata esprili bir ortamdayız. 2 günde
denizin yorgunluğunu unuttuk. Yine kara insanı olduk. Tokat kebabı özel bir
mangalda yapılıyor. Birbirinden bağımsız iki yanma odası olan sacdan mamul bir
mangal. Orta bölmesi boş. Burada boydan boya yatay bir çubuk var. Hazırladığınız
ucu kancalı şişleri bu çubuğa asıp dikey sallandırıyorsunuz. Her iki yanma bölgesini
eşit miktarda odunla doldurup yakıyorsunuz. Şişlerin hazırlanışı da çok önemli.
En üste kuyruk yağı gelecek şekilde kuzu kuşbaşı, patlıcan, biber ve
patatesleri sarımsakla diziyorsunuz. Kebap piştikçe en üstteki kuyruk yağı
eriyip bütün malzemenin üzerinden süzülüp aşağıdaki tepsiye damlıyor. Kebap
pişince tepsideki su ve yağla birlikte servis ediliyor. Altan hoca sırf
sarımsak ve domatesli şişler de hazırlamış. Muazzam bir lezzet oluştu. Çiğdemin
mükemmel çoban salatası, yanında da rakımız ve neşeli muhabbetimiz de olunca
unutulmaz bir akşam oluyor. Kimse misafir gibi davranmadı herkes her işe
yardımcı oldu. Ben de bol bol şiş dizdim. Yemek sonrası harika bir karpuz,
finalde de neskafe içerek geceye noktayı koyduk.
Gece saat 12 gibi hava çok
serinliyor. Üşüyoruz ama çaktırmıyoruz. Songül ve Altan Hoca bizi Kaleköy’e
bırakacak. Yarın tüm gün Kadriye teyzelerin konuğuyuz. Songül’le Altan Hoca da
iki gündür bizimle çok ilgilendiler ve çok yoruldular. Yarın onları baş başa
bırakalım diyoruz. Yine de bir şey isterseniz arayın diyorlar. Daha ne
isteyelim yahu? Sağlığınıza duacıyız.
Altan Hoca çok sosyal birisi, iki
gündür Adanın her yerinde karşılaştığımız pek çok kişi hemen yanına koştu.
Sohbet etti. Kendisini kısa sürede sevdirmiş. Biz de onun sohbetinden çok şey
öğrendik. Çok güzel vakit geçirdik. Songül zaten yıllardır tanıdığım süper bir
arkadaşımız. Onlarla vedalaşıp tekneye gidiyoruz. Hava şartları güzel olsa
onlarla birlikte tekne turu yapmayı planlamıştık ama İstanbul için
sözleşiyoruz.
Ekimin yanına gittiğimizde bizim teknenin önümüzdeki motor
yata yaklaştığını arkamıza da bizimkine çok benzer bir yelkenlinin geldiğini
görüyoruz. Teknenin adı Mekik. Gezgin korsan bayrağını görünce sahibinin Bursa’lı
korsanlardan Sinan Uluvar olduğunu okuyorum. Kendisi ortada yok. Mustafa ağabeylerden
de ses seda yok. Biz de tekneye geçip uyku düzeni alıyoruz. Sabah Çiğdem gelip
biz alacak. Saat 01.00 olmuş. Gökçeada çok güzel.
7. gün 12 Temmuz 2016 Salı
Bugün Salı. Bugün tatilimizin ilk
haftası tamamlanmış olacak. Hala buralara nasıl gelebildik anlamış değilim.
Sabah 9 gibi kalkıyoruz. Dışarı çıkınca Sinan Beyle tanışıyoruz. Elektrik
kabinine uzak olduğu için buzdolabına elektrik alamıyormuş. Ben de onun fişini
bizim prize takmayı teklif ediyorum. Onun için iyi bir teklif. Kabul ediyor. Sinan
Bey Yunanistan adalarını gezmiş bir aya yakın bir süredir denizlerdeymiş. Normalde
Trilye'de bağlı olan teknesi Mekikle birlikte güzel bir tatil yapmış. Şimdi
dönüşe geçmiş. Onun teknesi de bizimkiyle aynı tasarımcının elinden çıkmış.
Şimdi Fransız Dufour firmasına satılmış olan Gibsea marka. Bizimkinden yarım
metre uzun. Bugün hava fırtınamsı olduğu
için burada kalacakmış. Hem de dinlenirim dedi. Biz elektriği bağladık.
Hazırlanırken Çiğdem geliyor. Çıkmadan Mustafa beylere bakıyorum. Onlar da yeni
uyanmışlar. Biraz sohbet edip ayrılıyoruz.
Çiğdemin arabasıyla 10 dakikada
eve ulaşıyoruz. Kahvaltı hazır bizi bekliyor. Kadriye teyze mükemmel bir
kahvaltı hazırlamış. Çanakkale’deki Van kahvaltısında bulamadığımız otlu Van
peyniri burada karşımıza çıkıyor. Dört dörtlük bir kahvaltı. Uzuun uzuun
muhabbet burada da çok zevkli. Kahvaltı sonrası biz Bünyamin Abiyle balkonda
kahve içip sohbet ediyoruz. Kızlar içerideler. Öğlen 13’e kadar evde
takılıyoruz. Daha sonra hep beraber arabaya atlayıp özel bir plaja gidiyoruz. Plaja gitmeden önce yol kenarında denize sıfır
konumda, şapel olarak adlandırılan ufak bir kiliseyi ziyaret ediyoruz. Normalde
burası hep açıkmış. Ziyaretçiler mum yakıyormuş. Ama bu defa kapısı kilitli. camı
da kırılmış. Adaya gelen ziyaretçiler buraya zarar vermiş olabilir, yazık! Adanın
güneyine doğru giderken bir anda girişi fark edilmeyen bir yoldan sola denize
doğru dönüyoruz. Ufak bir plajdayız
şimdi. Bizden başka bir aile var. Ufak bir çadırı gölgelik olarak
kullanıyorlar. Biz onların yanından geçip, koyun doğusuna doğru yürüyoruz.
Burada bizi bir sürpriz bekliyor. Plajın sonlarına doğru kayaların içinde, temiz
tatlı su akan bir çeşme var. Su çok az akıyor ama buraya karpuzu ve soğuk
içeceklerimizi koyarak onları serin tutmayı sağlıyoruz. Havlularımızı yayıp kayanın
dibine oturuyoruz. Kadriye teyze açılır katlanır sandalyesinde oturuyor. Bel
rahatsızlığından dolayı bu sene ilk defa plaja gelmiş. Biz de buna sebep
olduğumuz için mutlu olduk. Beraber denize girip çıkıyoruz. Ben her zamanki
gibi erken çıkıyorum desem daha doğru olur. Ece önce 1 saat kadar maske ve
şnorkelle bölgeyi keşfediyor. Sonra Çiğdem uzun sure yüzüyorlar. Dalga ve rüzgâr
onları epey sürüklüyor. Denizden çıktıktan sonra sandviç ve karpuz yiyoruz.
Burada bir süre kalıyoruz. Onlar çekirdek de çıtlatıyorlar ama ben dudağımdaki
uçuklardan dolayı tuzlu bir şey yiyemem.
Adanın en güzel plajlarından
birisi burası. Yerini tarif edin deseniz edemem. Aşk çeşmesi diyor
bizimkiler. Çok iyi vakit geçiriyoruz.
Hem kafamız hem vücudumuz dinleniyor. Dostlar
arasında olmak iyi geldi, moraller yüksek. Akşam 17 gibi kalkıyoruz. Çiğdemin Zeytinli
köyü yakınında küçük bir bahçesi var. Oraya gidiyoruz. Çiğdemin bahçeyi sulaması
gerek. Biz de o esnada böğürtlen toplayıp yiyoruz. Bu bahçe de çok sakin, çok
güzel bir yer. Çiğdem size de Adadan arsa alalım diyor. Bize çok cazip geliyor
bu fikir. Neden olmasın?
Saat 18 gibi evdeyiz. Duş alıp
dinleniyoruz. Sonra yürüyerek merkezdeki meydana gidiyoruz. Taylan isimli
meşhur bir restaurant var. Burada Kadriye Teyze bize tandırda oğlak
ısmarlayacak. Restaurant çok temiz elit bir yer. Biz 3 kişi tandır istiyoruz.
Çok güzel bir açık ayran da yanında. Kebaplar ve lahmacunlar da çok iyi.
Herkese tavsiye ederiz.
Yemekten sonra Kadriye teyzeyle
Bünyamin Abiyi eve bırakıyoruz. İkisiyle de vedalaşıp her şey için teşekkür
ediyoruz. Buradan Murat’ın yanına gidiyoruz. Murat belediyede nöbetçi bu akşam.
Bir akşam nöbet tutup iki gün dinleniyormuş. İş arkadaşı ve adaşı olan Muratla
birlikte bize kahve yapıyorlar. Adaş Murat da adaya göç etmiş Trabzonlu bir aileden.
Bizim Murat gibi doğma büyüme adalı. Bize eskiden Kaleköy’deki belediye
tesislerinde garsonluk yaptığı dönemdeki eğlenceli anılarını anlatıyor. Renkli
bir insan. Burada da 23’e kadar
oturmuşuz. Sonunda Muratlarla vedalaşıyoruz. Bu akşam Allah ne muradımız varsa
verdi. Bizim Murat'a ayrıca teşekkür ediyoruz. Onlardan ayrılıp, tekrar meydana dönüyoruz. Hediyelik bir
şeyler bakalım diyoruz. Adanın meşhur keçi sütü sabunlarından almaya karar
veriyoruz. Ailemize ve arkadaşlarımıza neredeyse 30-40 tane sabun alıyoruz. “Dönüşte
teknemiz batarsa köpüklerden yerimizi tespit edebilirler” diyorum. Ada kekiği
ve bir kaç çeşit reçel de aldıktan sonra kızlara dondurma ısmarlamayı teklif
ediyorum. Birlikte Meydani pastanesine gidip oturuyoruz. O sırada Mustafa ağabeyle
oğlu Tunca da önümüzden geçiyorlar. Onlara seslenip masamıza davet ediyoruz.
Mustafa ağabey minibüse yetişeceğiz diyor ama Çiğdem ben sizi de bırakırım
diyor. Alışveriş yaptığımız dükkânlarda
da pastanede de herkes Çiğdeme hürmet gösteriyor. Çiğdem de Altan hoca gibi
sosyal yönü kuvvetli. Çok iyi bir iletişimci.
Meydani Pastanesi
Birlikte dondurma yiyip sohbet
ettikten sonra arabaya biniyoruz. Ece ve Çiğdem öndeler. Biz ufak clio arabanın
arkasına 3 erkek sığışıyoruz. 15 dakikalık yol zor da olsa geçiyor. Mustafa ağabey
ve oğlu Tunca uzun boylu insanlar. Onlar için yolculuk daha sıkıntılı olmuştur.
Sonra biz Çiğdemle teknemize gidiyoruz. Birer bira için sohbetimize devam
ediyoruz. Çiğdemle çok iyi anlaştık. Umarım biz de onları İstanbul’da ağırlama
fırsatı buluruz. Saat 1 olmuş. Çiğdem kalkıyor. Ben onu yolcu etmek için
birlikte arabaya kadar eşlik edeyim diyorum. Ama karşımızdan öyle soğuk bir rüzgâr
esiyor ki titremekten konuşamıyorum bile. Arabaya kadar bile gidemiyorum.
Çiğdem bana dön artık der demez vedalaşıp dönüyorum. Kızcağıza ayıp oluyor ama
ben hayatımda çok az bu kadar üşümüşümdür.
Geri dönüp tekneye biniyorum.
Biraz ısınıyorum. Bu akşam adadaki son akşamımız. Kaç gündür çok az uykuyla
idare ediyoruz. Uçuklarımız ilaç takviyesiyle biraz kabuk bağladı ama onlar da
çok ateş ve yorgunluk yapıyor. Artık uyku vakti. Son bir defa her akşam olduğu
gibi hava durumu sitelerine bakıyoruz. Mustafa ağabey bana bir rehber kitap verdi
bu akşam. Sadun Boro'nun Vira Demir'ine benziyor. Boğaz geçişinden önce okursun
dedi. Kitabı sabah yolda okuruz.
İyi geceler Gökçeada son defa...
8. gün 13 Temmuz 2016 Çarşamba
Artık bir haftalık denizciler
sınıfına adım attık. Her ne kadar kaç gündür karada dolaşsak da akşamları deniz
üzerinde uyuduk. Uyanıp dışarı çıkınca arkadaki Mekik teknesinin gittiğini
anlıyoruz. Sinan Bey erkenci. Mustafa ağabeyler çıkış için hazırlanıyorlar. Ben
o arada kahvaltılık bir şeyler almak istiyorum. Tek alternatif kaşarlı tost. Dört tane tost alıp dönüyorum. Sonra Mustafa ağabeylerin avara olmalarına yardımcı
olup onları uğurluyorum. O sırada barınak sorumlusu Ahmet beyin gri mercedesini
görüyorum. Yanına gidip geçmiş 3 gün için 100TL bırakıp kendisiyle
helalleşiyorum.
Baba Tunca'yı Uğurluyoruz
Döndüğümde Ekim de, Ece de
hazırlar. Biz de palamarları çözüyoruz. Önce öndeki halatları çözüyorum. Çünkü
dün ayrılan bir teknede önce arka halatı çözmüş, rüzgâr yine sancak baş omuzluktan
esiyordu. Teknenin önce arkası iskeleden ayrıldı, burnu neredeyse iskeleye
çarpacaktı. Biz önce ön halatı çözdük sonra arka halatı. Tekne yavaşça iskeleden
uzaklaştı Ben de biraz daha abanıp itiyorum. Bir sıçrayışta tehlikesizce
tekneye biniyorum. Hemen halatları topluyorum ve havuzluğa getiriyorum.
Usturmaçaları da toparlıyorum. Yavaşça liman çıkışına yöneliyoruz. Rüzgâr
saatte 10-12 mil görünüyor. Limandan çıkar çıkmaz kendimizi dalgaların
kucağında buluyoruz. Bıraktığımız yerden devam. Can yeleklerini hızlıca
giyiyoruz. Dalga kuzeyden geldiği için bir süre kuzey doğuya doğru adanın
açıklarına gidiyoruz. Dalga etkisi azalana kadar bu yönde gidip daha sonra Boğaza
doğru yönelirsek rüzgârdan da faydalanırız. Mustafa ağabeyle zellodan
konuşuyoruz. O da aynısını tavsiye ediyor. Önceki akşam bize “dalgaya 90 derece
açıyla gitmeyin demişlerdi. İskele baş omuzluktan alın dalgayı. Böylece direğe
aşırı yük binmesine engel olursunuz” demişlerdi. Çok doğru bir bilgi.
Teşekkürler. 1- 1,5 saat kadar deniz böyle
devam ediyor.
Biz Gökçeada’yı arkamızda bırakıyoruz. Buradaki herkese tekrar çok teşekkürler. Her şey çok güzeldi. Onlar Gökçeada’nın Bozcaada kadar bozulmasını istemedikleri için “burayı insanlara çok övmeyin az turist gelsin” demişlerdi. Ama biz Gökçeada’yı çok sevdik. Herkese de tavsiye ediyoruz. Vaktimiz olup daha geniş bir zamanda gelirsek. Ziyaret edemediğimiz köyleri görmek ve Aydıncık’ta sörf öğrenmek de isteriz. Gökçeada’nın olumsuz tek bir yanı vardı o da Adanın imara açılmasından dolayı çok fazla inşaat olmasıydı. Özellikle merkeze yakın pek çok yerde havadaki toz duman bazen rahatsız edici boyuta ulaştı. Gereksiz yapılaşmanın en kısa zamanda durmasını diliyoruz. Adanın etrafındaki aşırı dalga ve rüzgâr da Ada sakinleri gibi herkesin gelmesini istemiyor olsa gerek.
Gökçeada Son SabahBiz Gökçeada’yı arkamızda bırakıyoruz. Buradaki herkese tekrar çok teşekkürler. Her şey çok güzeldi. Onlar Gökçeada’nın Bozcaada kadar bozulmasını istemedikleri için “burayı insanlara çok övmeyin az turist gelsin” demişlerdi. Ama biz Gökçeada’yı çok sevdik. Herkese de tavsiye ediyoruz. Vaktimiz olup daha geniş bir zamanda gelirsek. Ziyaret edemediğimiz köyleri görmek ve Aydıncık’ta sörf öğrenmek de isteriz. Gökçeada’nın olumsuz tek bir yanı vardı o da Adanın imara açılmasından dolayı çok fazla inşaat olmasıydı. Özellikle merkeze yakın pek çok yerde havadaki toz duman bazen rahatsız edici boyuta ulaştı. Gereksiz yapılaşmanın en kısa zamanda durmasını diliyoruz. Adanın etrafındaki aşırı dalga ve rüzgâr da Ada sakinleri gibi herkesin gelmesini istemiyor olsa gerek.
Ege denizinde Ekim kızımızla birlikte
süzülüyoruz. Saat 12 civarı deniz sakinleşiyor. Biz de Boğaza doğru dönüyoruz.
Önce cenovayı yarım açalım diyoruz. Rüzgâr orsa geliyor 45 derece yani. Sonra
cesaret geliyor cenovayı tam açıyoruz. Motor + yelken ilerliyoruz. Ada gittikçe
bulanıklaşırken Çanakkale Boğaz’ı belirgin hale geliyor. Sonunda Rumeli
tarafından Boğaza giriyoruz. Hemen bir keyif birası açıyorum. Seddül bahir ve
Morto Koyu derken Abideyi selamlıyoruz. Boğaza girerken yelkeni kapatmıştık.
Ama akıntı da olduğu için yavaş gidiyoruz. Yelkeni açıp gemi yolunu hızlıca
geçebiliriz. Sancak kıç omuzlukta büyük bir gemi var. Sonrasında kısa bir
boşluk ve Egeden Boğaza girmeye hazır 3-4 tane gemi görüyoruz. Marine trafikten
gemilerin tam sayımını yapıyorum. Yanımızdaki gemiden sonra fırsatı yakalayıp
geçersek harika olur. Yoksa uzun süre geçemeyiz. Ben cenovayı açıyorum ve büyük
geminin kıçına çeviriyorum dümeni. O geçer geçmez biz de Abideyi pupamızda
bırakıp Anadolu yakasına geçmeyi başarıyoruz şimdi buradan yukarı Çanakkale’ye
doğru çıkacağız. Ben dümeni Ece’ye verip dinlenmeye geçiyorum.
Morto Koyu ve Abide
Sohbet ederek yavaş yavaş yukarı çıkıyoruz. Ece gemi yolundan kaçmak için kıyıya çok yaklaşıyor. Kepez yakınlarında kıyıya çok yaklaşmışız. Bir de kardinal denilen uyarı şamandıralarından görüyoruz. Üzerinde batıdan geç işareti var. Bu herhalde büyük gemiler için. Ama yine de navionicse bakalım. Navionics de doğru düzgün çalışmıyor burada. İleride sığlıkları açık mavi olarak görüyoruz. Derken sonunda tekne bir anda duruyor. Önce şokla yakıt bitti zannediyoruz ama bu araba değil ki bir anda dursun. Aşağıya bakınca acı gerçeği anlıyoruz. Kıyıya oturduk. İkimiz de önce sinirleniyoruz. Ece bumbayı yana açıp tekneyi yatıralım diyor. Bumbayı açıyoruz yelken de açık rüzgâr ne güzel yandan geliyor ama tekne yatmıyor. Ben hemen zelloya sarılıyorum. Mustafa kaptan 5 mil kadar önümüzde. Çağrımı duyunca geri dönmeye kalkıyor. Ben sakın gelmeyin burası çok sığ devam edin diyorum. Onlar da, ben de ayrı ayrı sahil güvenliği arıyoruz. Önce biz tekne çekmeyiz diyorlar. Sonra yardıma geleceklerini söylüyorlar. O sırada zelloda Gülümser Korsanla, Halil Korsan bize yardımcı olmak için çabalıyorlar. Onların da tavsiyesiyle bumbayı iyice açıyoruz. Şansımıza yandan gelen dalga da var. Ama yok, tekne oynamıyor. Sonunda Ece, maske ve şnorkelini alıp suya iniyor. Allahtan dibimiz kumlukmuş ve tekne yosun tabakasından dolayı kuma batmamış. O sırada sahil güvenlik botu geliyor ama sığlığa yaklaşamıyor. Gidip 10 dakika sonra ufak bir balıkçı teknesiyle geri geliyorlar. Bize yaklaşıyorlar. İki tane uzman çavuş var balıkçı teknesinde. Bir tanesinde halat var. Diğeri ona halatı bize atmasını söyleyince adam halatın hepsini bize atıyor. Oysa bir ucunu kendisi tutması gerek. Diğeri ona kızıyor” niye hepsini attın?” diye. Diğeri “Ne bileyim” diyor. Neyse ben halatı açıp diğer ucunu onlara atıyorum. Sonra ön taraftaki koçboynuzuna bağlıyorum. Onlar bizi yana çekmeye çalışıyorlar olmuyor. Sonra öne doğru çekmeye karar veriyorlar. Balıkçı diyor ki burası kumluk korkmayın bir şey olmaz. O sırada Ece teknenin yan tarafına tutunmuş kendince ağırlık yapmaya çalışıyor. Ben de çok hafif ileri yol veriyorum. Balıkçı bizi kumdan kurtarıyor ama o sırada yandan Ece bağırıyor. “Mücahit durdur tekneyi!” diye. Tekne hareket edince yanda asılı kalan Ece, zor tutunuyor. Ben tekneyi durduruyorum. Ece’yi tekneye alıyorum. Bir yandan yelkenleri kapatalım derken Ekim, tekrar kayıp kuma oturuyor. Buna ek olarak sahil güvenliğin halatının motorumuza dolanma ihtimali var. Halatı sudan alıp tekrar motora yükleniyorum. Kurtuluyoruz. O sırada sahil güvenlik balıkçıyla buluşuyor. Başçavuşlar kendi teknelerine geçiyor. Ben yanlarına gidene kadar balıkçı uzaklaşmaya başlıyor. “Ağabey hesaplaşmadık nereye?” diyorum. Bir şey istemez ayıp ettin diyor. Acayip şekilde mahcup oluyoruz. Sahil güvenlik bize “iyi misiniz?” diye soruyor.
Sohbet ederek yavaş yavaş yukarı çıkıyoruz. Ece gemi yolundan kaçmak için kıyıya çok yaklaşıyor. Kepez yakınlarında kıyıya çok yaklaşmışız. Bir de kardinal denilen uyarı şamandıralarından görüyoruz. Üzerinde batıdan geç işareti var. Bu herhalde büyük gemiler için. Ama yine de navionicse bakalım. Navionics de doğru düzgün çalışmıyor burada. İleride sığlıkları açık mavi olarak görüyoruz. Derken sonunda tekne bir anda duruyor. Önce şokla yakıt bitti zannediyoruz ama bu araba değil ki bir anda dursun. Aşağıya bakınca acı gerçeği anlıyoruz. Kıyıya oturduk. İkimiz de önce sinirleniyoruz. Ece bumbayı yana açıp tekneyi yatıralım diyor. Bumbayı açıyoruz yelken de açık rüzgâr ne güzel yandan geliyor ama tekne yatmıyor. Ben hemen zelloya sarılıyorum. Mustafa kaptan 5 mil kadar önümüzde. Çağrımı duyunca geri dönmeye kalkıyor. Ben sakın gelmeyin burası çok sığ devam edin diyorum. Onlar da, ben de ayrı ayrı sahil güvenliği arıyoruz. Önce biz tekne çekmeyiz diyorlar. Sonra yardıma geleceklerini söylüyorlar. O sırada zelloda Gülümser Korsanla, Halil Korsan bize yardımcı olmak için çabalıyorlar. Onların da tavsiyesiyle bumbayı iyice açıyoruz. Şansımıza yandan gelen dalga da var. Ama yok, tekne oynamıyor. Sonunda Ece, maske ve şnorkelini alıp suya iniyor. Allahtan dibimiz kumlukmuş ve tekne yosun tabakasından dolayı kuma batmamış. O sırada sahil güvenlik botu geliyor ama sığlığa yaklaşamıyor. Gidip 10 dakika sonra ufak bir balıkçı teknesiyle geri geliyorlar. Bize yaklaşıyorlar. İki tane uzman çavuş var balıkçı teknesinde. Bir tanesinde halat var. Diğeri ona halatı bize atmasını söyleyince adam halatın hepsini bize atıyor. Oysa bir ucunu kendisi tutması gerek. Diğeri ona kızıyor” niye hepsini attın?” diye. Diğeri “Ne bileyim” diyor. Neyse ben halatı açıp diğer ucunu onlara atıyorum. Sonra ön taraftaki koçboynuzuna bağlıyorum. Onlar bizi yana çekmeye çalışıyorlar olmuyor. Sonra öne doğru çekmeye karar veriyorlar. Balıkçı diyor ki burası kumluk korkmayın bir şey olmaz. O sırada Ece teknenin yan tarafına tutunmuş kendince ağırlık yapmaya çalışıyor. Ben de çok hafif ileri yol veriyorum. Balıkçı bizi kumdan kurtarıyor ama o sırada yandan Ece bağırıyor. “Mücahit durdur tekneyi!” diye. Tekne hareket edince yanda asılı kalan Ece, zor tutunuyor. Ben tekneyi durduruyorum. Ece’yi tekneye alıyorum. Bir yandan yelkenleri kapatalım derken Ekim, tekrar kayıp kuma oturuyor. Buna ek olarak sahil güvenliğin halatının motorumuza dolanma ihtimali var. Halatı sudan alıp tekrar motora yükleniyorum. Kurtuluyoruz. O sırada sahil güvenlik balıkçıyla buluşuyor. Başçavuşlar kendi teknelerine geçiyor. Ben yanlarına gidene kadar balıkçı uzaklaşmaya başlıyor. “Ağabey hesaplaşmadık nereye?” diyorum. Bir şey istemez ayıp ettin diyor. Acayip şekilde mahcup oluyoruz. Sahil güvenlik bize “iyi misiniz?” diye soruyor.
“Evet, iyiyiz teşekkürler”
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Çanakkale marinaya”
“Tamam. Orada buluşalım
evraklarınızı kontrol edeceğiz”
“ Tamam” diyorum.
Bizi kurtardınız ya istediğinizi kontrol
edebilirsiniz. Zellodan kurtulduğumuzu anons ediyorum. Karaya oturmamız
yorgunluk ve dalgınlığımıza geldi. Kardinali gördüğümüz halde yönümüzü değiştirmedik.
Kurtarma sırasında Ecenin suda olması da çok büyük bir hataydı. Çok şükür hiç
bir şey olmadı. Bu bize iyi bir ders
oldu. Bu seyahatte deneyim kazanalım deyip duruyorduk. Allahtan acı bir durum
yaşamadan atlattık bu badireyi. Ece evde her hangi bir kaza olmaması için her
zaman tüm önlemleri alır. Ben ona ailemizin iş güvenlikçisi derim. Bu defa
ikimiz de hatalı davrandık. Neyse ki tekneye de bize de hasar gelmedi. Bize
yardımcı olan tüm korsanlara çok teşekkür ederiz. Sonrasında zelloda Orhan
korsan başka bir çözüm söyledi. Kıç demirimizi botla 15- 20 m öteye götürüp atmak,
sonra da vinç yardımıyla tekneyi çekmek de farklı bir çözümmüş. Halil korsan
motora çok yüklenmeyin dipten kum kaldırır pervane ve motora zarar verirsiniz
demişti. Zellonun avantajları saymakla
bitmiyor. Tatilin başından beri bumba direği kırılanlar, tuvalet camı
patlayanlar, gemi trafiğinin ortasında yardım isteyenler. Herkes, herkese
yardımcı oldu. Teknik bilgi ve yol yardımı verdi. Hatta tekneyle bir mezarlıktan
geçen bir korsan başka bir korsanın ricasıyla orada yatan tanıdığını selamlamak
için korna çaldı. Böyle hoş jestler de oldu.
Çanakkale Belediye Marina
Çanakkale Belediye Marina
Saat 19.00 civarı Çanakkale
Belediye Marinaya giriyoruz. Akıntıya karşı çıktığımız için epey yavaş geldik.
Şansımıza feribot iskelesinden kolayca geçiyoruz derken bir anda bir şey oluyor
ve abartısız limandaki bütün balıkçı tekneleri yerlerinden avara olup trafiğe
çıkmaya başlıyorlar. En az 10 tane büyük balıkçı teknesi iskelelerinden
ayrılıyor. Hangisi ne tarafa gidecek kestirmek o kadar güç ki. Ecenin uyarısıyla
teknenin burnunu biraz açığa Boğazın ortasına doğru veriyorum. Hızımı
düşürmüştüm ama yine biraz artırıyorum. Yönüm ve hızım sabit olsun ki diğer
tekneler ona göre sağımdan solumdan gider diye düşünüyorum. Ama bir yandan da
ufak balıkçı tekneleri çıkış yapıyor limandan. Onlarcası aynı anda. Sanki bir
yerden haber gelmiş. Balık akını var koşuuuun!"
diye. Apar topar hareketlenmişler. Neyse bir kaç slalom hareketiyle birçoğunu
da selamlamayı ihmal etmeden aralarından geçiyoruz. Ben tekrar dümeni Eceye
bırakıp marinaya telsizle bilgi veriyorum. Usturmaçaları indiriyorum. Marinadan
giriyoruz. Tam karşıda geçen günkü yerimiz hazır. Ama bizi bekleyen kimse yok.
Ben bir an panik oluyorum. Baba Tunca teknesinin yanına gireceğiz. Tuncay'ı
arkada otururken görünce seviniyorum. Ona sesleniyorum. Sağ olsun hemen kalkıp
teknenin güvertesine zıplıyor. O sırada marina görevlisi ve Mustafa ağabeyi de
görünce çok rahatlıyorum. Ecenin ustaca baştankara yanaşması halatların
bağlanması ile artık yolculuk sona eriyor. Herkes geçmiş olsun diyor. Sonra
Sahil güvenliği fark ediyorum. Evrakları alıp büroya gidiyoruz. Az önce bize
yardım eden uzman çavuşlar bir tutanak tutuyorlar biz de imzalıyoruz. Bize yardımcı
oldukları çok teşekkür ediyoruz ve onları uğurluyoruz.
Tekneye dönüp ortalığı neta
etmemiz lazım ve de duş almamız iyi olur. Mustafa ağabeyler de “Biz sizi
bekleriz acele etmeyin birlikte gideriz yemeğe” diyorlar. Onlara çorbacıdan
bahsedince hoşlarına gidiyor. Biz de hızlıca hazırlığımızı yapıyoruz. Tekneyi
yıkıyoruz. Sonra duşumuz alıyoruz. Biz tekneyi yıkarken Sinan Bey geliyor. O da
Çanakkale marinaya bağlanmış. Yemekten geliyormuş. Ayaküstü ona yol maceramızı
anlatıyoruz.
Saat 21.00 gibi marinadan
çıkıyoruz. Mustafa Beyler de bizim yüzümüzden epey beklediler. Benzinci ortada yok. 23.00 gibi gelir diyor
görevli Caner. Siz de gelirseniz deponuzu doldurur. Saat kulesinin karşısındaki
çorbacıya gidiyoruz. İşkembe çorbalarımızı ve beyin salatası söylüyoruz. Yemek
sırasında başımızdan geçen olayı değerlendiriyoruz. Mustafa Bey ve oğlu Tunca
çok deneyimliler ve çok şey yaşamışlar. Tunca 19 yaşında, 5 yaşından beri
denize çıkıyormuş. Bize hem bilgi
verdiler, hem de çok fazla moral. Kendi maceralarını da anlattılar. Bu kadar
destek vermeleri bizi çok rahatlattı. Mustafa ağabey hesabı ödemekte ısrar
edince çok mahcup olduk. Biz de onlara Doğan pastanesinin dondurmasını anlatıp
oraya davet ettik. Marinaya da yakın olduğu için yakıt almak için hızlıca gidip
geri gelebilirim. Saat zaten 10.30 olmuş bile.
Doğan pastanesine oturup
dondurmamızı söylüyoruz. Sonra saat 23.00 gibi bana marinadan telefon gelince
hızlıca gidip bidonlarımızı ve depomuzu dolduruyorum. Ardından pastaneye
dönüyorum. Dondurmanın üstüne Türk kahvelerimizi içiyoruz. Mustafa Ağabeylere
Ecenin beni denizcilik hayatına nasıl soktuğunu anlatıyorum. Kendi geçmişimizi
de kısaca anlatıyoruz. Bizim birlikte bu yola baş koymamız onların da çok
hoşuna gidiyor. Mustafa ağabey Eceyi 316 paslanmaza benzetiyor. 316 paslanmaz
korozyona ve neme en dayanıklı paslanmaz çelik türüdür. O nedenle denizcilikte
tekne ve gemilerde en çok kullanılan malzemedir. Sanırım Ece hayatında hiç
böyle kompliman duymamıştır. Ben de bundan sonra ona 316 paslanmaz diye
takılacağım.
Marinaya dönüyoruz. Sabah erkenden
Mekik’le birlikte üç tekne arka arkaya çıkıp Marmara Adasına gitmek için boğaz
tırmanışına başlayacağız. Boğaz iki deniz arasındaki seviye farkından dolayı Egeye
doğru akıntıya sahip. Az da olsa karşıdan rüzgâr alacağız. O nedenle motora
kuvvet gideceğiz. Zaman zaman çok yavaşlayacağız o nedenle sıkıntı yapmayın
diye uyarıyorlar bizi. Teşekkür ediyoruz ve teknemize gidip yatma hazırlığı
yapıyoruz. Zor bir gün daha geride kaldı. Yarın sorunsuz çıkarız umarım.
9. Gün 14 Temmuz 2016 Perşembe
Perşembe Sabahı saat 6.30’da
kalkıyoruz. Havuzluğa çıkıp etrafa bakıyorum. Güneşli güzel bir gün. Çok fazla rüzgâr
yok. Ama her zamanki gibi poyraz. Sancağımızda bağlı Baba Tunca teknesine
bakıyorum. Tunca havuzlukta uyku tulumunda uyuyor. Mustafa ağabey içerde. Sabah
bizi uyandırın demişti. Mustafa ağabeyi telefonla arıyorum. Uyanıp dışarı
çıkıyor. Tuncay'ı da uyandırıyor. İki tekne hazırlıklara başlıyoruz. Çok uzun
sürmüyor ortalığı neta etmemiz. Ben gidip buzluktaki buz kasetlerini alıyorum. Elektrik
kablomuzu sökerken bir bakıyorum. Mekik teknesi gitmiş bile. Sinan Bey Mekik
isminin hakkını verircesine, yine hepimizden hızlı davranmış. Bir saate
kalmadan seyre hazırız. Önce Baba Tunca ayrılıyor iskeleden, arkasından da biz.
Yavaş yavaş çıkıyoruz marinadan. Birkaç
dakika sonra Baba Tunca geri dönüyor. Ben Mustafa ağabeyi arıyorum. Meğer o da bizi duruyor zannetmiş bir problem olup
olmadığını merak etmiş. Biz her şey yolunda deyince. Geri dönüp boğaz
istikametine yöneliyor. Biz de arkasından harekete geçiyoruz. Boğaz’da gemi
trafiği sakin. Rüzgâr 5-6 mil hızla karşımızdan esiyor. Rüzgâr az olduğu için
şanslıyız. Ama akıntı hızı yüksek sayılır. 2200 devirde ortalama 5 mil hızla
çıkmaya başlıyoruz. Baba Tunca çok güzel bir tekne. Suları yararak gidiyor. Biz
de arkadan gidiyoruz. Önce Nara burnunu geçip Anadolu yakasını takip ediyoruz.
Nara burnundan sonra akıntı hızlanıyor yavaşlıyoruz. Yine de mesafemizi
koruyoruz. Lâpseki’ye gelmeden karşıdan gelen dalgalar büyümeye başlıyor. Lapseki’ye
geldiğimizde Gelibolu'dan gelen feribota yol vermemiz gerekiyor. Burada biraz
vakit kaybediyoruz. Mesafe açılıyor. Akıntı ve dalga artınca ben de 2400 devire
getiriyorum. Biraz daha hızlanıyoruz. Çardak’a geldiğimizde yine feribotlara
denk geliyoruz. Burada da hızımızı
yavaşlatıp feribotun geçmesine müsaade ediyoruz. Sonra tekrar eski hızımıza dönüyoruz. Mustafa
ağabey zellodan sesleniyor. “Zincir Bozandan sonra dalga azalır merak etmeyin”
diye moral veriyor. Zincirbozan'a geldiğimizde saat 13’e geliyor. Çıkış
gerçekten zormuş. Yolda kahvaltı olarak dün Gökçeada’dan aldığımız tostları
yiyoruz. Dün birer tane yetmişti. Kalan 2 tane bugüne nasipmiş. Yanında çayla
güzel gidiyor.
Çık çık dalgalar bir türlü bitmiyor. Bir- bir buçuk saatte içdaşa
geliyoruz. Yani neredeyse Biga’dayız.
Mustafa ağabeyin söylediği çıkıyor. Dalgalar buradan sonra azalmaya başlıyor.
Baba Tunca ağır ve oturaklı bir tekne olduğu için bizden hızlı gidiyorlar. Mesafe
çok açıldı neredeyse 5 mil olmuştur. Uzakta zar zor görüyoruz artık onları.
Bizim tekne hafif olduğundan dalgalar yavaşlatmış. Biga’dan sonra telsizden
anons ediliyoruz. Konuşan Mekik teknesi Sinan Bey. “Marine trafikten sizi
görüyorum ama gerçekte göremiyorum neredesiniz”? diye soruyor. Ben dürbünle
baktığımda uzaklarda bir tekne görüyorum sancak kıç omuzluğumuzda 3-4 mil
uzağımızda. “Sanırım gördüğüm tekne Mekik” diye cevap veriyorum. O da çıkışta
önce Rumeli tarafından çıkmış. Yavaşlamış. Gelibolu’dan sonra yelken açıp Biga’ya
doğru çapraz gitmiş. Şimdi de Marmara Adasına doğru yelken motor geliyormuş. Birazdan
karşılaşırız diyorum. Arada bir Mustafa Ağabeyle
haberleşmeye çalışıyorum ama sanırım zellosu açık değil. Cep telefonu da
çekmiyor.
Dümeni Eceye verip biraz kestiriyorum. 15- 20 dakika sonra Ece seslenince
uyanıyorum. İçim geçmiş. Marmara adasına çok yaklaşmışız. Saat 17.00 olmuş. Navionicse
bakıyorum Ada, 12-13 mil uzaklıkta. Sinan beyle tekrar konuşuyoruz. Biz Asmalı'ya
gideceğiz diyorum. O da bu saatten sonra geç olmasın diyor. Ben tekrar Mustafa ağabeyi
arıyorum, bu sefer telefon açılıyor. Biraz kestirmiş O da. Marmara Adası Merkez
Limana gidelim diyor. Ben tekrar Sinan beye bildiriyorum. Onun için de uygun,
orada buluşuruz diyor. Bir saat sonra merkez liman uzaktan seçiliyor. Dalga kalmamış.
Hızımız 6 knotlara dayanıyor. Sancak tarafımızda Sinan beyi görüyoruz artık.
Çaprazlamasına bize yaklaşıyor. Rüzgâr azalınca yelkenini kapatıyor. Bu arada
Baba Tunca'yla da aramız çok kapandı. Sanki onlar bekliyormuş gibi görünüyor. Birazdan
Baba Tunca limandan içeri giriyor. 20 dakika sonra biz de liman önlerine
geliyoruz. Sinan Bey yine sabah bizden önce çıkmıştı. Yorgun olduğunu
düşündüğümüz için ona yol veriyoruz. O da limana giriyor. Bu arada telsizden
ona limana nasıl bağlanacağımızı soruyorum. Limana girince sağ taraftaki
iskeleye kıçtankara girip önden demir atacağım diyor. Sinan beyin ardından 5
dakika sonra biz de limandan giriyoruz. Mekik yanaşmış. Yanında, sancağında boş
yer var. Biz de oraya yanaşacağız. Ama Ece bu sefer yanaşma manevrasına erken
başladığı için mendirek tarafındaki balıkçı teknelerine çok yaklaşıyoruz. Bu
sefer geri manevra yapıyor. Rüzgâr ve pervane etkisiyle fazla dönüyoruz. Karada
Mustafa ağabey ve yanında da birisi var.
Ece karar değiştirip baştankara olalım diyor. Tamam diyorum. Oturduğumuz
yerin altından yedek admiralti çapayı çıkarıyorum. Soğukkanlı olmaya çalışarak
yedek çapayı çıkarıyorum. Çapanın milini açıyorum pimini takıyorum. Halatını da
açıp atmaya hazır hale getiriyorum. Ece de tekneyi düzeltmiş. Şimdi Mustafa ağabeylerin
tam karşısındayız. Onlara doğru yaklaşırken Onlar bana çapayı atmamı işaret edip
bir yandan “at! at!” diyorlar. Ben arkadan çapayı indiriyorum. Sonra suya indikten
sonra hızlıca bırakıyorum. Önce zinciri sonra da halatı boşlamaya başlıyorum.
Çapa, aşağıda bir yere takılıyor. Harika! Ece kontrollü yanaşıyor. Ben halatın
ucunu ona verip hızlıca öne geçiyorum. Baş halatlarını kıyıdakilere atıyorum.
Onların yönlendirmeleriyle arka çapamızı da kollayarak geriyorum sonra bir
tarafı tekrar boşluyorum. Biz yanaşırken Sinan Bey de sağ olsun yan taraftan
bize destek oluyor. 5 dakika içinde limana bağlanmış durumdayız akşam saat 20.00
olmuş neredeyse. Mustafa ağabey diyor ki hiç toplamayın teknenizi. Hep beraber
gidip midyemizi yiyelim ben ısmarlıyorum diyor. Biz yine de hala yanaşma
heyecanı içindeyiz. Önce bir kaç dakika kendimize gelelim diyoruz. O sırada
görevli de geliyor. Elektrik sayacını bize gösteriyor. Ücreti soruyorum “50 TL”
diyor. Sinan Bey” geçen defa 30 TL vermiştik” deyince görevli de “tamam seni mi
kıracağız” diyor. 30 TL alıyor makbuz da kesip veriyor. Hava kararmaya
başlamış. Ben bir anda ne kadar güzel bir yere geldiğimiz fark ediyorum.
Teknenin tam karşısında Çınar ağaçlarının altında bir sürü masa sandalye var.
Burası ufak bir çay bahçesi. Kapanmak üzere olduğu belli. Ama masalarda hala
birileri var. Çınar ağaçlarının altına düzenli yerleşmiş masalarda kadınlı
erkekli oturan insanların huzuru bir anda bana da bulaşıyor. Derin bir nefes
alıp cırcır böceklerini dinliyorum. Mustafa ağabey ve Tunca gelince sol tarafa
doğru yürümeye başlıyoruz. 500 metre ilerde “Birol’un Yeri” isimli bir
restauranta gidiyoruz. Burayı denizle ayıran ufak bir su kanalı var. Su
kanalının kenarına masalar yerleştirilmiş. Masalar 4 kişilik. Mustafa ağabey
bir sandalye çekip başa oturuyor. Biz de ikişerli oturuyoruz. Midye dolma,
midye tava ve kalamar sipariş ediliyor. Biraları söylüyoruz. Yolculuğumuzu
değerlendirmeye başlıyoruz. Masada nefis bir sohbet var. Sinan Bey de, Mustafa
Bey de iyi denizciler. Başlarından geçenleri anlatıyorlar. Gekodaki ortak
dostlarından konuşuyorlar. Sinan Korsan Yunan adalarında yaşadığı maceraları
anlatıyor. Dinlerken hepimiz yaşamışız gibi heyecanlanıyoruz. Burada uzun muhabbetten sonra Tunca bizden
ayrılıyor. Kalan ekip yan taraftaki çay bahçesine geçiyoruz. Çay bahçesinde çaylarımızı
içip sohbete devam ediyoruz. Daha sonra saat 23.00 gibi tekneye dönüyoruz.
Marmara Adası Merkez Liman
Sabah Mekik ve Baba Tunca erkenden Trilye'ye gidecekler. Biz de bir gün burada kalıp plaj keyfi yapalım diyoruz. Tekneye gidince Sinan Bey bize oto pilot cihazını getiriyor ve nasıl kullanıldığını anlatıyor. Bizde de aynı cihazdan var ama çalışıp çalışmadığını bilmiyoruz. Yolculuğun başından beri böyle bir cihazımız olsaydı çok rahat ederdik. Yarın müsait bir zamanda cihazımızı bulup deneyelim diyoruz. Sinan beye teknede bir bira ikram ediyoruz. Biraz da burada sohbet ediyoruz. Onun teknesi de bizimkiyle aynı marka Gibsea. Tekneler hakkında biraz konuşup deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Sinan beyi yolcu edip biz de teknemizi kapatıyoruz. Sabah Sinan Bey yola çok erken çıkacak. Çünkü yarın hava biraz yüksek olacakmış çünkü. Mustafa Ağabey de yakıt alacağından dolayı Adadaki tek benzincinin açılmasını bekleyecek. Alışkanlık olduğu üzere hava durumuna bakıyoruz. Sonra da Eceyle karşılıklı yataklarımızda uykuya dalıyoruz.
Marmara Adası Merkez Liman
Sabah Mekik ve Baba Tunca erkenden Trilye'ye gidecekler. Biz de bir gün burada kalıp plaj keyfi yapalım diyoruz. Tekneye gidince Sinan Bey bize oto pilot cihazını getiriyor ve nasıl kullanıldığını anlatıyor. Bizde de aynı cihazdan var ama çalışıp çalışmadığını bilmiyoruz. Yolculuğun başından beri böyle bir cihazımız olsaydı çok rahat ederdik. Yarın müsait bir zamanda cihazımızı bulup deneyelim diyoruz. Sinan beye teknede bir bira ikram ediyoruz. Biraz da burada sohbet ediyoruz. Onun teknesi de bizimkiyle aynı marka Gibsea. Tekneler hakkında biraz konuşup deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Sinan beyi yolcu edip biz de teknemizi kapatıyoruz. Sabah Sinan Bey yola çok erken çıkacak. Çünkü yarın hava biraz yüksek olacakmış çünkü. Mustafa Ağabey de yakıt alacağından dolayı Adadaki tek benzincinin açılmasını bekleyecek. Alışkanlık olduğu üzere hava durumuna bakıyoruz. Sonra da Eceyle karşılıklı yataklarımızda uykuya dalıyoruz.
10. Gün 15 Temmuz 2016 Cuma
Sabah 9 civarı uyanıyoruz.
Havuzluğa çıkıp bakınca Sinan beyin gitmiş olduğunu görüyorum. Karşıdaki çay
bahçesi açılmış. İnsanlar masalarda sohbet ediyorlar. İskeleye doğru gidip Baba Tunca'ya bakıyorum
Onlar da çıkmış. Tüh vedalaşamadık. İçeri girip yatakların toparlanmasına
yardım ediyorum. Eceyle dışarıda kahvaltı yapmaya karar veriyoruz. Böylece
tekneyi kapatıp sahilde yürümeye başlıyoruz. Bir kaç tane pastane var. Taze simitler,
poğaçalar vitrinlerde. Dün akşam gittiğimiz çay bahçesinin yanında 2-3 tane
daha çay bahçesi var. Biz Altın Çocuk çay bahçesinin önünde dururken içeriden
60 yaşlarında bir ağabey geliyor. “Kahvaltı var mı?” diye soruyoruz. Sadece
tost varmış. O sırada masalarda kendi getirdikleri nevalelerle kahvaltı yapan
müşterileri görüyoruz.
” Biz de bir şeyler alıp gelsek
olur mu?
“Ne demek tabi ki olur” diyor.
Biz de pastaneye dönüp simit poğaça alıyoruz. Bir peynirciden de biraz beyaz
peynirle kelle peyniri alıyoruz. Çay bahçesine isminin Rahmi olduğunu
öğrendiğimiz Ağabeyle tanışıyoruz. Kendisi çok kibar. Biz çayları bitirdikçe
yanımızda bitiyor. Bize laf atıp çayları tazeliyor. Aralarda hayat hikâyesini
anlatıyor. Eşi çok erken öldüğü için 3 oğluna hem annelik hem babalık yaparak
büyütmüş. Gerçekten tam bir hayat adamı.
Ve iyi bir esnaf. Hemen hemen tüm masalarla muhabbeti var. Kahvaltımız bitirip Türk
kahvesi içiyoruz. Ardından hesabı ödeyip Rahmi Beye teşekkür ediyoruz.
Altın Çocuk Çay Bahçesi
Eczaneden ikinci kutu zovirax merhemimizi
alıyoruz. Sonra plajları bulalım diye yürümeye devam ediyoruz. Belediye binasını
sağımızda bırakıp sahilden yürüyüşe devam ediyoruz. Yolun sonuna sağa doğru
dönüp 250m gidince, önce bir otelin plajını görüyoruz. Şezlong başı 5 TL imiş.
Daha sonra yine bir dönemeç var. Karşımıza bir plaj daha çıkıyor. Burası Damla
Restaurant Barın plajı. Denizi güzel görünüyor. Şemsiye ve şezlonglarda fazla
müşteri yok. Burasını beğeniyoruz. Tekneye dönüp eşyalarımızı almamız lazım.
Geri dönüyoruz. Havlularımızı ve kitaplarımızı alıyoruz. Akşama kadar tembelce
yatmak istiyoruz. Eceye “Sen plaja git
ben de mazot bidonlarını doldurayım” diyorum. O, çantasını alıp plaja giderken
ben de 400m ilerideki benzin istasyonuna gidiyorum. Ama ne göreyim. İstasyon
kapalı “yemekteyiz” yazıp gitmişler. Karşıda gölge bir yer var. Oturup
bekliyorum. Sonra 16-17 yaşlarında bir genç geliyor bidonuyla. O da oturuyor
yanıma. Saat 12: 15 bunlar 13’ten önce gelmezler diyorum. Beklerken karşıdan
üniformalı bir kadın zabıta geliyor. Ona soruyorum. O sırada bugününün Cuma
olduğunu hatırlıyorum. Adamlar Cuma namazına da gidebilirler. O zaman 14.00’ten
önce gelmezler. Zabıta hanımefendi.” Bu istasyonun sahibi aynı zamanda aygaz
bayisi. Size telefonunu vereyim” diyor. Ezberden telefonu söylüyor. Teşekkür
edip onu yolcu ediyor ve hemen telefonu çeviriyoruz. Aygaz bayisi gerçekten
buranın da sahibiymiş. İstasyonda görevli sadece bir kişi varmış. “O da Cuma
namazına gitmez. 13.00 ya da 13.15 gibi
gelir” diyor. O zaman burada yarım saat kırk beş dakika beklemenin anlamı yok.
Genç arkadaşla tokalaşıp ayrılıyoruz. Bidonları tekneye bırakıp plaja
gidiyorum. Ece, güzel bir yer bulmuş. Hemen denize giriyoruz. Plaj ve deniz kum
tabanlı. Deniz sıcak geliyor bana. Bu mevsimde Marmara denizi kıyıları böyle
olur zaten. İleride dubalar var. Oraya kadar yüzüyoruz. Oradan sonra
derinleşiyor. Dubalardan çok ileri gitmek güvenli değil çünkü bir sürü ufak
tekne hızla gelip geçiyor. Ben yine erken çıkıp şezlonga dönüyorum. Ece denizde
keyif yapıyor. Damla barın 2 tane duş kabini var. Çok bakımlı olmasa da idare
eder.
Plaj
Birazdan acıkınca içeri restauranta gidiyorum. Burger mi yesek başka bir şey mi? Ece bira ve patates kızartması da olsun diyordu. Mutfakta bir abla var. Garson yanıma gelip “ köftemiz çok iyidir” diyor. Yanına makarna da varmış. Ben de “makarna yerine bol patates kızartması yapar mısınız?” diyorum. “Olur” diyorlar. Porsiyonu 15 TL. İki de bira söylüyorum. 20 dakika sonra garson köfte ve biraları getiriyor. Patates kızarması çok leziz. Ama köfte olağan üstü. Acıktığımız için değil gerçekten öyle olduğu için 10 üzerinde 9,5 veriyoruz. Yemeğe kıyamıyor insan. Eti çok güzel. Tek çekim kıyma yapmışlar. Etin suyu tabağa süzülmüş. Tadı çok sade. Pişirme süresi ideal. Garson boşları almak için geldiğinde diyorum ki hani köfte çok güzeldi?
Plaj
Birazdan acıkınca içeri restauranta gidiyorum. Burger mi yesek başka bir şey mi? Ece bira ve patates kızartması da olsun diyordu. Mutfakta bir abla var. Garson yanıma gelip “ köftemiz çok iyidir” diyor. Yanına makarna da varmış. Ben de “makarna yerine bol patates kızartması yapar mısınız?” diyorum. “Olur” diyorlar. Porsiyonu 15 TL. İki de bira söylüyorum. 20 dakika sonra garson köfte ve biraları getiriyor. Patates kızarması çok leziz. Ama köfte olağan üstü. Acıktığımız için değil gerçekten öyle olduğu için 10 üzerinde 9,5 veriyoruz. Yemeğe kıyamıyor insan. Eti çok güzel. Tek çekim kıyma yapmışlar. Etin suyu tabağa süzülmüş. Tadı çok sade. Pişirme süresi ideal. Garson boşları almak için geldiğinde diyorum ki hani köfte çok güzeldi?
Çocuğun yüzü düşüyor. “Beğenmediniz
mi yoksa? “
“Bu köfte çok güzel değil
mükemmel. İnsanları yanıltma diyorum. Çocukcağız
rahatlıyor. Daha sonra mutfağa aşçı ablanın yanına gidiyorum. Ona da teşekkür
ediyorum. Kasapları özelmiş. Köfteye sadece biraz ekmek içi karabiber ve kekik
koyuyormuş. Herkese tavsiye ederiz.
Akşama kadar Yeni Deniz Mecmuasını
okuyorum. Ece de bilmem kaçıncı kez
Sadun Boro okuyor. Bir kere daha denize giriyoruz. Ben saat 17.00 gibi tekneye
dönüp yakıt istasyonuna gidiyorum. Depomuzu doldurup Ecenin yanına geri
dönüyorum.
Bulunduğumuz koy batıya bakıyor.
Birazdan güneşin batışını seyredeceğiz. Zaten plaj da yavaş yavaş boşalıyor. Arkamızda 3 – 4 kişi var. Bıyıklı orta yaşlı
bir beyefendi ve misafirleri var. Beyefendi kalkıp balıklarla ilgili bir şeyler
söylüyor. Bende balık satılan bir yer var da oraya gidecek zannediyorum. Kalkıp
arkasından yetişiyorum. “Af edersiniz kulak misafiri oldum da balık nerede
satılıyor?”
“Balık almaya gitmiyorum. Dün
balık tutmuştum. Şimdi onları ayıklamaya gidiyorum” diyor. “Tamam, o halde
kusura bakmayın” deyip şezlonga dönüyorum. 7-8 dakika sonra ağabey yanımıza
geliyor.
“Siz iki kişi misiniz?”
“Evet”
“O halde ayıklayacağım
balıklardan yarım kilo istavrit de size getireyim. “
Bu jest karşısında ikimiz de çok
şaşırıyoruz. Beyefendinin nezaketi bizi çok mahcup ediyor. Kendisine çok
teşekkür ederiz. Bunu düşünüp yarı yoldan dönüp teklif etmesi bile çok ince bir
davranış.
” Sizin de misafiriniz var zaten.
Eksik olmayın. Yemiş kadar olduk. “
Gerçekten çok mahcup olduk. Bu
gezimiz boyunca hep iyi insanlara rastladık. Bir tane mi kötü birisi çıkmaz
karşımıza. Tüm iyilik rüzgârları bize doğru esti. Bu beyefendinin teklifi bile
çok gururumuz okşuyor. Güzel insanlar her yerdeler. Memleketimizin değerini
bilelim.
Güneşin batışını seyredip
kafamızı dinlemeye devam derken. Birden restauranttan canlı müzik sesi geliyor.
Berbat bir orkestra, arabesk müzik çalıp söylemeye başlıyor. Bütün keyfimiz
kaçıyor. Sipariş ettiğimiz sodaları hızlıca bitirip kalkıyoruz. Saat 19.00
civarı teknedeyiz. Tekneyi yıkayıp yarınki seyre hazırlıyoruz. Üstümüzü
değiştirip yemeğe çıkıyoruz. Sahildeki restaurantlara bakıyoruz. Canımız meze
ve rakı çekiyor. Birol'un Yeri'ni geçince yine sahilde "Ofli'nin Yeri" var. Meze
dolabı çok güzel. Ara sıcak olarak Ece kalamar ızgara istiyor. O da varmış.
Sahilde güzel bir Masaya oturuyoruz. Yirmilik rakı 50 TL imiş. Ben biraz pahalı
bulduğumu söyleyince şef garson merak etmeyin başka yerden acısını çıkarırız
diyor. Mezelerden potpuri tabağı
yapıyoruz. Daha sonra ara sıcak kalamar ızgaramız geliyor. Artık balık
söylemeye halimiz yok. Şef ekstra yolluk rakı ve meyve de ikram ediyor.
Toplamda 110TL hesap geliyor. Gerçekten servisin kalitesi, mezelerin lezzeti
çok iyiydi.
Oflinin Yeri
İstanbul’da olsa bu yemeğe en az 180-200 TL öderdik. Meyvelerimizi
yerken yarın buradan İstanbul’ mı gidelim yoksa bir gün de Asmalı Köyde mi kalalım
diye konuşurken, haberlerde kötü şeyler duyuyoruz. Memlekette askeri darbe
girişimi oluyor. Keyfimiz kaçtığı için kalkıp tekneye gidiyoruz. Haberleri
takip filan derken uyumamız gece saat 02.00’yi buluyor. Moralimiz çok bozuluyor.
Akşam yemeğinin ve rakının keyfi zehir oldu. Sonunda haberleri takip etmekten
bıkıp uyumaya karar veriyoruz.
11. Gün 16 Temmuz 2016
Dün gecenin moral bozukluğuyla
sabah 9 buçuk gibi uyanıyoruz. Kalkıp dün sabahki gibi poğaça ve peynirimiz
alıp altın çocuk çay bahçesine gidiyoruz. Rahmi Ağabey bizi güler yüzüyle
karşılıyor. Çayımızı kahvemizi içip buradan da dünkü damla restaurantın plajına
gidiyoruz. Önceki günün kopyası gibi
bugün de köftemizi ve biramızı içiyoruz. Akşama kadar tembel tembel yatıyoruz.
Denize girip serinliyoruz.
Akşam tekneye dönüp üstümüzü değiştiriyoruz.
Teknede biraz oyalanıyoruz. Bugün
canımız deniz mahsulü ya da alkol istemediği için taş fırında lahmacun ve
büyükçe bir çoban salata yiyoruz. Günlerdir bu tarz bir yemek yememiştik.
Servis çok kötü olduğu halde şikâyet etmiyoruz.
Marmara Adası Merkez Liman
Marmara Adası Merkez Liman
Sonra tekneye dönüyoruz. Limanın
önündeki marketin dondurma dolabına bizim buz kasetlerini koymuştuk. Yatmadan
önce saat 12 de kasetleri alıyorum. Oradan alışveriş de yaptığımız için sağ
olsunlar ücret almıyorlar. Çay bahçesinin masalarından birinde oturan barınak
görevlisine ekstra 2 gün için 50 TL daha veriyorum ve tekneye dönüyorum.
Marmara Adası Merkez Liman
Marmara Adası Merkez Liman
Sabah erkenden İstanbul’a
döneceğiz. Yarın Pazar. Hava durumu iyi görünüyor. Marmara Adası etrafında
seyir yapmayı ve özelikle Asmalı'ya gitmeyi çok istiyorduk ama hem geçmiş 10
günün yorgunluğu hem de ülke gündeminin kırgınlığı ile bu niyetimizi
gerçekleştiremiyoruz. Tatil başlangıcında en uzak hedefimiz bu adaydı. Şimdi
Adayı doğru düzgün gezemeden dönüyoruz. Artık evimizi de özledik. Sabah ola
hayrola.
12. Gün Final: 17 Temmuz 2016 Pazar
Asmalı Liman
Sabah saat 6.30 da uyanıyoruz.
Biz geldiğimizden beri yanımızda duran 51 feetlik yani 15 metrelik yelekenli tekne
de demir alıp ayrılıyor. Diğer yanımız zaten boştu. Ayrılmamız kolay olacak.
Ben önce öndeki palamar halatlarını çözüyorum. Ece, o sırada arkadan çapanın
halatını kontrol ediyor. Halatları çözüp aldıktan sonra, havuzluğa geçip
tekneyi çapaya doğru çekiyorum. Demirin üstüne geldiğimizde yukarı çekmek çok
kolay oluyor. Hemen çapayı ve zinciri havuzluğa alıp halatı topluyorum. Sonra
önceki halatları da tamamen topluyorum. Usturmaçaları içeri alıyorum ve
limandan çıkıyoruz. Rüzgâr sıfır. Görüş çok kötü. Buharlaşma görüşü engelliyor.
Yavaş yavaş gidiyoruz. Ece, kamaraya geçip uyurken ben dümene geçiyorum. Avşa
ve Ekincik adalarını geçiyoruz. Asmalı Köy uzakta görünüyor. Marmara adasının
doğu kıyılarını dolaşıp sonra kuzey doğuya rota tutacağız. Ece uyuduğu için ben
bir kaç fotoğraf çekiyorum. Asmalı da ayrıca görülmesi gereken bir yer. Buraya
en kısa zamanda geleceğiz mutlaka.
Marmara Adasından uzaklaşıyoruz.
Marmara Adası'ndan Dönüş
Denizde dalga da yok. Görüş mesafesinin kısa
olması çok iyi değil. Ama sabahın bu saatinde kimsecikler yok. Yukarı doğru bir
iki saat gidince gemi yoluna geliyoruz.
Ece çoktan uyanmış dün akşam pastaneden aldığımız nevale ve çay
servisini bu sefer ben yapıyorum. Ece dümende olduğu halde kahvaltı yapıyoruz.
2 saat sonra gemi yoluna geliyoruz. Hem gemi yolundan hızlı geçmek hem de
poyraz rüzgârdan daha çok faydalanmak için rotamızı daha kuzeye veriyoruz. Gemi
yolunu geçip biraz daha yukarı çıktıktan sonra Yeşilköy’e doğru 70-80
derecelere dönüp yelken açabileceğiz. Şansımıza acayip deniz trafiği var. Bir
şekilde gemi yolunu geçiyoruz. Marmara Ereğlisi hizasına geliyoruz. Şimdi
rotamızı 70 dereceye verip önce cenovamızı ardından ana yelkeni açıp orsa seyre geçiyoruz.
Deniz sakin sayılır. Uzun sure bu şekilde gidiyoruz. Marmara Adasından çıktığımızdan beri yukarılara doğru gittikçe denizde o kadar çok çöp var ki, insan üzülmeden edemiyor. Yukarıdan aşağı doğru denizde sürüklenen bir sürü yabancı nesne var. En korktuğum şey bu yabancı cisimlerden birisinin pervane ya da motora zarar vermesi. Başıboş bir halat pervaneye dolanabilir. Ya da bir çöp, motor soğutma suyundan içeri girip soğutma suyu pompasına zarar verebilir. Sonunda Kumburgaz açıklarına gelince rüzgâr azalıyor. Bir süre sonra hava tamamen kalıyor. Yelkeni kapatıp motorla devam ediyoruz. Sabah kahvaltıdan beri bir şey yemedik. Ece kamaraya iniyor ve 10 dakika sonra elinde iki fincan çorbayla çıkıyor. Genelde hazır çorba sevmediğimiz halde bu çorba öyle güzel geliyor ki, bir anda enerji seviyemiz tavan yapıyor. Büyükçekmece ve Ambarlıya ulaşıyoruz. Ambarlıdan sonra rüzgâr tekrar poyraz esmeye başlıyor. Hızı 12-15 mil/ saat. Tam yelken havası. Yeşilköy’e kadar bu şekilde gidebiliriz. Cenovayı sonuna kadar açıyoruz. Biramızı da tabi. 2 saat sonra Yeşilköy’e geliyoruz. Yeşilköy’ü uzaktan görünce hem seviniyoruz hem de gezimiz biteceği için hüzünleniyoruz. Kendisi de bir denizci olan Gani Müjde’nin Kahpe Bizans filmindeki Gider Bey karakteri gibi günler boyunca uzun seyirler yaptık. Yarından itibaren artık işe gider bey olacağız. Ben dümeni Eceye verip standart hazırlıkları yapıyorum. Yerimize geldiğimizde yanımızdaki guletin kaptanı Adem Bey bize yardımcı oluyor. Tonoz halatı şamandıramız guletin yanında. Kakıçla alıp çekmeye başlıyorum. Tonozu bağlayıp Adem Kaptandan palamarları alıp bağlıyoruz. Nihayet yolculuğumuz sağ salim bitti.
Deniz sakin sayılır. Uzun sure bu şekilde gidiyoruz. Marmara Adasından çıktığımızdan beri yukarılara doğru gittikçe denizde o kadar çok çöp var ki, insan üzülmeden edemiyor. Yukarıdan aşağı doğru denizde sürüklenen bir sürü yabancı nesne var. En korktuğum şey bu yabancı cisimlerden birisinin pervane ya da motora zarar vermesi. Başıboş bir halat pervaneye dolanabilir. Ya da bir çöp, motor soğutma suyundan içeri girip soğutma suyu pompasına zarar verebilir. Sonunda Kumburgaz açıklarına gelince rüzgâr azalıyor. Bir süre sonra hava tamamen kalıyor. Yelkeni kapatıp motorla devam ediyoruz. Sabah kahvaltıdan beri bir şey yemedik. Ece kamaraya iniyor ve 10 dakika sonra elinde iki fincan çorbayla çıkıyor. Genelde hazır çorba sevmediğimiz halde bu çorba öyle güzel geliyor ki, bir anda enerji seviyemiz tavan yapıyor. Büyükçekmece ve Ambarlıya ulaşıyoruz. Ambarlıdan sonra rüzgâr tekrar poyraz esmeye başlıyor. Hızı 12-15 mil/ saat. Tam yelken havası. Yeşilköy’e kadar bu şekilde gidebiliriz. Cenovayı sonuna kadar açıyoruz. Biramızı da tabi. 2 saat sonra Yeşilköy’e geliyoruz. Yeşilköy’ü uzaktan görünce hem seviniyoruz hem de gezimiz biteceği için hüzünleniyoruz. Kendisi de bir denizci olan Gani Müjde’nin Kahpe Bizans filmindeki Gider Bey karakteri gibi günler boyunca uzun seyirler yaptık. Yarından itibaren artık işe gider bey olacağız. Ben dümeni Eceye verip standart hazırlıkları yapıyorum. Yerimize geldiğimizde yanımızdaki guletin kaptanı Adem Bey bize yardımcı oluyor. Tonoz halatı şamandıramız guletin yanında. Kakıçla alıp çekmeye başlıyorum. Tonozu bağlayıp Adem Kaptandan palamarları alıp bağlıyoruz. Nihayet yolculuğumuz sağ salim bitti.
Devam edecek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















































